Hayat için su kadar hiçbir maddenin lüzum ve ihtiyacı büyük olmamıştır. Canlının yaşamasında olduğu kadar, onların topluluğunun gelişme ve tekâmülünde tesiri daima ilk plânda görülmüş, tarihin muhtelif devirlerinde şahsın ve dolayısıyla topluluğun menfaati bir su başını tutabilmeyi, bir su akıntısı kenarında barınmayı en büyük ihtiyaç olarak hissettirmişti.
Bu umumî ihtiyaç, muayyen bir nokta etrafında, şahısların birbirine yakınlığını, millî birliklerin doğma ve inkişafına sebep olmuştur. İçinde bitkiler bulunan toprakları, yeşil ve mahsuldar vadileri besleyen nehirlerin kıyılarında, daima ilk kurun medeniyetlerinin parlak yılları geçmiştir.
Suların zamanla, insan topluluklarının artması derecesinde önemi de artmış ve değişmiştir. Kıyılarında gölgeli yeşillikler, geniş ekin tarlaları yetiştiren sular, yalnız ekini yeşerten bir âmil olmakla kalmamış, ayrıca muhtelif kavimlerin birbirleriyle temaslarında, mal alışverişlerinde kısa ve rahat bir yol olmuş ve bu suretle sivilizasyonların yayılmasını, birbiri üzerinde etkili olmasını da temin etmiştir. Burada suların milletlerin hayatında oynayabileceği rolleri çeşitlendirmeden kaçınarak suyun yalnız susuzluğu gideren ve dinî ihtiyaçları karşılıyan bir madde olarak gözönüne alındığı devirleri hatırlarsak onun bir «azîz» gibi takdis edildiğini görürüz.
Bir yere su getirmek, bir çeşme kurmak, doğuda ve batıda bir sevab olmuş, bu yolda yapılan tesisler o devirlerin en güzel ve zarif sanat âbidelerini teşkil etmiştir.
Şarkta, din suyu daha kıymetlendiriyordu. Bilhassa asırlarca İslâm dinini himaye ve intişarında büyük fedakârlık ve hizmetleri görülen Türklerde su tesisleri sanat ve mimarîlerinde çok önemli bir yer almıştır. Selçuk Sultanlarından ve Anadolu Türk Beylerinden günümüze kadar çok azı tamamen harap olmadan kalabilmiş üstü işlemeli o zarif çeşmeler, o güzel hamamlar bunların birer uzak hâtırasıdır.
Selçuk, İran, Bizans gibi civar hükümetlerin sanat ve mimarî görüşlerinin tesirine rağmen kendine has bir tarz, bir üslûp almış olan Osmanlı Türklerinin sanat ve mimarîsinde ise su tesislerinin de kendine mahsus başkalıklarla ortaya çıktığı görülür.
Fakat şunu da işaret etmek lâzımdır ki, bugüne kadar Türk sanatının etüdünde bilhassa, dini mimari konuyu teşkil etmiş ve bu yolda yabancı bilginlerin de çok sayıda kıymetli eserleri yayımlanmıştır.
Yapının gördüğü hizmete göre dinî, sivil ve askerî olarak üçe ayrılan mimarîden Türk dini mimarîsi üzerindeki tetkiklerin zenginliğine karşılık, sivil ve askerî mimarî ve bu arada çeşme, sebil ve saire gibi su tesislerine ait eserler, genel ve kısa bir görüş çerçevesinde sınırlı bir saha içinde kalmıştır. Dinî mimarîde camilere ait bu etüdlerin çokluğuna rağmen, diğer mevzuların nispet işin güçlüğünden ziyade dokümanların azlığı belki de âmil olmuştur. Aynı zamanda Türk mabedlerinin her birinin kendine mahsur ihtişamlı hususiyeti ve güzelliği belki de kendileri üzerinde daha fazla dikkati toplamıştır.
Hakikaten Osmanlı Türklerinin mabed mimarîsinin Selçuk ve Anadolu mimarîsi fevkine çıktığı ve bir devrede de dünya sanat ve yapı varlığına tefevvuk ederek Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet vesairesi ile bir millet için yalnız ebedî bir iftihar âbidesi değil, o milletin medeniyet seviyesinde ne kadar yükselmiş olduğunu gösteren âbideler halinde tecelli ettiği de görülür.
Türk sanatının zamanla değişen Bursa, Klâsik, Teceddüt, Lâle ve nihayet Barok, Ampir tarzlarına ait empirmeler bütün bu eserler üzerinde de esaslı birer kaide olarak müşahede olunur.
Aynı zamanda camiin yapısındaki mimarî tarzına bütün müştemilâtı ve bu arada su tesisleri de aynı üslûba uyar.
Bu seyir üzerinden Bursa’da daha Sultan Orhan zamanında baÅŸlayan dinî inÅŸaatın içinde yer alan su tesislerini Edirne’de daha ilerlemiÅŸ bir ÅŸekil aldığı, İstanbul’da ise büyük bir geliÅŸmeye uÄŸrayarak âbideleÅŸtiÄŸi görülür. Bütün bu sanat eserlerinin mermer cepheleri üzerinde Bursa devrinin, Klâsik devrin, yenilik Lâle devrinin, Barok ve Ampir devirlerinin ve nihayet Uyanış devrinin sanatkârının ağır üslûbu, aydınlıkları, çiçekleri, münhanileri, girift hatları, sadelikleri devirlerinin kendilerine has ihtisasları halinde bulmak kabildir.
Türklerde insan şeklinin dinî telâkkiler dolayısiyle sanat eserleri üzerinde yer almamasına karşılık, zarif kıvrımların, ince ve cazip şekilli çiçek ve yemişlerin, çeşme, sebil ve şadırvanların mermerleri üzerinde güzel şekilleriyle yaraşacakları en uygun sahayı buldukları görülür.
Türklerde batıya nazaran ayrı bir güzellik ve bilgide fevkalâde terakki ve inkiÅŸaf göstermiÅŸ bu sanatın, bu mimarînin su ızgaraları, su bendleri, havuzları, su terazileri, kemerleri, künkleri, sebilleri, ÅŸadırvanları, çeÅŸmeleri ve dünya üzerinde ilk defa kurulmuÅŸ bütün bu tesislere bakan teÅŸkilât ve kadroları ile Türk sanatının sivil mimarî bahsinin içinde kısaca etüd edilmesini doÄŸru ve muvafık olarak görmüyoruz. Bu kadar geniÅŸ, bu kadar kendine has bir sanat inceliÄŸi ve bilgisiyle temayüz ve ÅŸahsiyet kesbetmiÅŸ bu bahisleri “Türk Su Mimarîsi» namı altında, bütün detaylarıyla bir araya toplayarak ayrı bir ilim, bir sians olarak mütalâa edilmesini temenni ediyoruz. Bu düşüncelerimi Osmanlı Türklerinin kaç yüz yıl evvel çaÄŸdaÅŸ dünya milletlerine nazaran çok tekâmül ve terakki etmiÅŸ su mimarîsinden Türk sanatının o zengin ve geniÅŸ ÅŸapitrilerini «İstanbul Suları» kitabım da tebarüz ettirir.
Sultan Orhan Bursa’da dinî ve sosyal yapılarını kurdururken aynı zamanda, tepeleri sisli yemyeÅŸil vadilerden sular toplayarak künkler, galeriler içinde ÅŸehire getirerek çeÅŸmelerinden akıttırmıştı. Osmanlı Türklerinin yeni yapıları kurdukları devletin tazeliÄŸi kadar bir yenilikle civar ÅŸehirlerin binalarından ayrıldığı gibi, su tesislerinde de deÄŸiÅŸiklikler görülüyordu.
Bunlar asırlardan beri devam eden Selçuk Sultanlarının revnaklı ve gelirli günlerinin süslü yapıları karşısında vakur ve asil bir sadeliğin güzelliği içinde âdeta sedef gibi parlıyordu. Sular ise bütün bu mermer tesisleri süslüyordu. II. Murat o güzel camisile beraber yanında «bah-çe-i lâtifim» dediği büyük bir bahçe tanzim ettirmişti. Bu bahçenin geniş yeşilliklerle sayedar serinlikleri içinde suları billûrlaşan mermer güzel bir havuz bulunuyordu.
Suyu Osmanlı Türkleri mabedlerinin içine de almışlardı. I. Murat zamanında baÅŸlanmış ve Yıldırım devrinde tamamlanmış Ulu Cami’nin kubbesi altındaki büyük mermer havuz, kendini saran ulûhîyet havası içinde günün loÅŸ aydınlıklarının süzüntüsünde oymalı fıskiyelerinden dökülen sularla yaprakları gecelerin nemile ıslanmış iri beyaz bir çiçek gibi, nice yüzyıllardan beri durmaktadır. I. Mehmet’in YeÅŸil Cami’sinde fıskiyeli mermer havuzun günün aydınlıklarından içeri süzülen donuk akislerle koyu nefti gölgelerin titreÅŸen hüznü içinde iri fakfur bir kâse gibi ÅŸeffaflaşıp esirleÅŸtiÄŸi görülür.
Muhitin tesiri altında daha incelenen Marmaranın ziyadar parlak denizi sahillerinde daha sade bir güzellik ve incelik alan Türk sanatkârının âbideleri, civarın yeşil ve ruhanî faniliğinde beyaz bir buhar bulutu içinde değişerek köşeli bir billur gibi şekiller almıştır. İklim, esen rüzgârlar, akan sular, parlak renkler, bu insanların kurduğu kubbeyi daha sedefleştirmiş taş ve mermere, çevresinde akan suların parlak keskin çizgilerini vermiştir.
Bursa Osmanlı Türklerinin elinde çeÅŸmeleri, hamamları, kaplıcaları ile daha o zamanlar bir su ÅŸehri olmuÅŸtu. Şükrullah Bursa’yı o senelerde şöyle över:
“Åžu Bursa’nın her ÅŸeyi; suyu, taşı, toprağı
Mis gibi bir sücüdür ve bulunmaz bir cevher.
İyilerin durağı, bilgi, altın, kaynağı,
Yalnızlar sığınağı, Tanrının baktığı yer.”
Bu arada civarın göğnü ve gözü dinlendiren bir deniz gibi engin yeşil vadileri bağların, bahçelerin her tarafını küme küme, yığın yığın ağaçlarının zümrütlüğü, Türk sanatkârına kurduğu din âbidelerinin içini atlas bir kumaş gibi kaplıyan ve hiçbir yerde bu kadar zarifi ve bu kadar nefisi görülemeyen yemyeşil çiniler yarattırmıştı.
Edirne’nin Türklerin baÅŸÅŸehri olması, Bursa’yı kıskandıramadı. Meriç kıyıları, bahçeleri, camileri, sarayları, hamamları, köprüleri ve su kuleleriyle ne olursa olsun, daima büyük bir serhad ÅŸehri olarak kaldı. Hattâ Sinan’ın büyük ÅŸaheserine kavuÅŸtuÄŸu günlerde bile yine bir serhad ÅŸehirliÄŸinden kurtulamadı. Balkanların siyah çamlarla örtülü dar yollarına düşen, Tuna’nın sazlıkları arasında akıp giden solgun sularının uzak kıyılarında çadır kuran Türk bahadırları için Edirne, camilerinin minareleri arkada bırakılan ufuk üzerinde kaybolan siluetleri ile, gurbet baÅŸlangıcı olarak kaldı. Böyle olmakla beraber Edirne’nin de güzel yılları oldu.
Fakat ne yazık ki o Yeni Saray’dan, o Kum Kasrı’ndan, o Adalet Kasrı’ndan, o Cihannüma’smdan ÅŸimdi artık bir yığın taÅŸtan baÅŸka bir hâtıra kalmadı.
Biz bunları burada unutarak, Osmanlı Türkleriyle gelip İstanbul’un kapılarını açacağız: Bu açılan kapının arkasında Bizans’ın duman ve toz tüten harabeleri üzerinde renkler, yaldızlar içinde, masalların bir ÅŸark ÅŸehrinin füsunlu, güneÅŸli, parlak bir vadisinden camileri, sarayları, konakları, çeÅŸmeleri, hamamlariyle büyük bir medeniyetin sabahının doÄŸuÅŸunu seyredeceÄŸiz. Fatih’in İstanbul’a getirdiÄŸi bu yeni sivilizasyonda zamanla Bursa’nın, Edirne’nin Türk sanat eserlerini ÅŸehrin yedi tepesini mermer âbidelerle ÅŸahikalandırdığı görülür.
Bütün bu âbidelerin serin avlularında, gölgeli namazgah başlarında, uzak hudutlara kadar uzanan tenha yollar üzerinde Türklerin derin tahayyüllerine uyarak iyilik seven kalplerinin tahassüslerinin bir eseri olarak bir çok su tesisleriyle güzel çeşmeler bulunur.
Şehirlerin su ihtiyacı ekseriyetle şehir dışı dere vesaire gibi su akıntılarından temin edilmiştir. İstanbul civarında büyük bir nehrin mevcut olmayışı, dolayısıyla suyunu bir takım derelerden temini düşünülmüş, Belgrat ormanlarındaki küçük derecikler üzerine su ızgara ve bend tesisleri yapılmıştır. Bu dereciklerden alınacak su tabiatiyle en az kirlenen noktadan ve her mevsimde suyu nisbeten en az bulanan yerlerden intihap olunmuştur. Su yoluna alınmadan evvel, yağışlı mevsimlerde havi olabileceği bir takım mevaddan da kurtarılması düşünülmüştür. Cins cins ağaçların bir yığın yüksek yeşilliklerin arasından süzülerek doğan incecik derecikler, bilhassa yağmurlu mevsimlerde kabararak, dolandıkları zeminin üzerinden sürükledikleri dal kırıntıları ve ağaç parçalarıyla toplama havuzlarını, taş galerileri tıkamamaları için bu suların akış yolları üzerine ızgaralar yapılırdı. Su ızgaraları mermerden veya demirden olurdu.
Mermer ızgaralar ekseriyetle düz parmaklık ÅŸeklinde veyahutta birbirine geçmiÅŸ halkalar halinde olarak bir mermer çerçeve içinde, dereciklerin etrafına örülmüş duvarlar üzerine tutturulurdu. İmparatorluÄŸun ilk su tesislerinde ve bilhassa İstanbul’a büyük su hayratı bırakan III. Ahmet devrinde su inÅŸaatı bu tarz mermer yapılardan zengindir. Sonraları ızgaralarda mermerin yerini demir almıştır. Daha yüksek boyda pencere parmaklığını andıran ve kısmen içeriye doÄŸru kıvrılan bu ızgaralar bilhassa bend sularının açık salma halindeki akıntıları üzerine konulmuÅŸtur. Her iki nevi ızgara tesislerine bendlere gelen dere ve katmalar üzerinde tesadüf edilir.
III. Ahmed’in Cebeci köyü civarında yaptırmış olduÄŸu bendlerin yıkılarak harap olmasından sonra, buradan KırkçeÅŸme’ ye katılan eski bend sularının katma halinde akışları sebebiyle, demir ızgara tertipleri yapılmıştır. Ekseriyetle ızgara ile beraber bu dereciklerin sularını hem toplamak ve hem de aktarmak üzere ızgara civarında bir de bend havuzu tesisi kurulurdu.
Bu ufak bendlerin duvarları bilâhare yapılan tesislerde daha yükseltilmiş olduğu görülür. Bizans zamanında ufak bir sarnıç (su köşkü) tertibinde olan yerde,Fatih II. Mehmed zamanında temeli kurulan, ve III. Ahmed zamanında yıkılarak harap olmasından dolayı tekrar göğüsleme duvarı yükseltilen Büyükbend ilk Türk barajı olarak gösterilebilir. Bu mahallin kuzeyinde II. Osman devrinden kalma diğer bir bend mevcut olduğu gibi, sonraki Osmanlı hükümdarları tarafından başşehrin su ihtiyacının temini yolunda bu ormanların koyu yeşillikleri içinde mermerden bir çok Türk bendleri de kurulmuştur.
Bend sularının toplandıkları yerlerin, aşağı bir rakımda kalması bunların ancak şehrin aşağı inen yerlerinde yayılmalarına bâis olmuştur. Buna karşılık yine şehir civarında Halkalı tepelerinden ve yamaçlarından kaynayıp çıkan bir takım kaynak suları da kubbeli ve kagir odalar (maslak) içinde toplanıp, buradan künke veya galerisine alınmıştır. Bu toplama tertiplerinde suyun havi olabileceği ve topraktan sürükleyebileceği maddeleri bırakabilmesi için, künke girmeden evvel bir kumluğun arkasında yatırılırdı.
Su tabakası bazen bir yol bulup toprak üstüne çıkamadığı, bir takım ince sızıntılar halinde bir boşluğun içine süzüldüğü zamanlarda, buralara bir takım dehlizler açılır ve bu dehlizlerin tabanına oyulan bir su yatağı su toplama yolunu teşkil ederdi.
Muhtelif usullerle toplanan suların şehre getirilmesi ve dağıtılması bir takım tesisatın daha kurulmasını istemiştir. Suyun yüksek çıkış noktasına rağmen, şehirdeki tepeler üzerine kurulmuş dinî tesisata, yol üzerindeki çöküntülü arazide irtifaını kaybetmeden gelebilmesi için, Türkler bu gibi mahallerde Avrupalı müellifleri hayran bırakan, su terazileri kurmuşlardır.
Bunlarda su künkü bu sütunların içindeki borularda yükselir. Tepedeki ufak bir hazneye dökülerek buradan aldığı irtifa farkı ile tekrar sütundan aşağı inen diğer bir künkle, yoluna devam eder. Aynı zamanda bu terazilerin üzerindeki ufak mermer hazneler delikli bölmeli olup çıkış künkü gideceği yerlere göre bir takım taksimata uğrar.
Kagir duvarlı maslaklarda toplanan tazyiksiz sular ise yine kagir duvarlı kanallar vasıtasıyla dağıtılırdı. Taş galeriler ise değişik genişliklerde yapılmıştır. Kırkçeşme galerisinde olduğu gibi insanın içinde dolaşabileceği ebadda olanları ve orta bir genişlikte meselâ 40-50 m. genişliğinde veyahutta daha dar olanları da bulunurdu.
Taş galerilerin icabında iç kısmını görebilmek ve makas galeri tâbir olunan ana galeriye ekseriya düz açılan katma galerilerinden gelen suları da tetkik edebilmek üzere galeri üzerinde muayyen mesafelerde baca denilen menfezler de yapılırdı. Bunların yapısında Osmanlı inşa malzemesi, yapı taşı, tuğla ve horasan kullanılırdı, bütün bu tesisler büyük bir itina ile kurulmuş olduğundan üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, hâlâ büyük bir kısmı sapasağlam durmaktadır.
Kaynak sularının miktarca fazla olmadığı ve arazinin irtifaı inişli ve çıkışlı bulunduğu bir çok yerlerde, suyunda tazyik iktisab etmiş bulunduğu zamanlarda, isale işlerinde su mimarlarına künk ve aynı zamanda levha halinde kurşundan yapılmış boruları kullanmayı icab ettirmiştir.
Osmanlı Türklerinin döşemiş oldukları ve muhtelif nevi ve isimler alan künklerin üzerinden de asırlar geçmiş elmasına rağmen bir beton sağlamlığı ile günümüze kadar intikal edenleri pek çoktur. Gerek taş galerilerin örülüsünde ve künklerle suyun akıtılışında verilecek irtifam tayininde Türk ustasının ellerinde tek âletleri olan tesviye terazilerile asırlardan beri içlerinden sular süzülen o saatler süren uzun su yollarını kurup döşemişlerdir.
Osmanlı Türklerinin su mimarîsinde de Selçuk sultanları ve Anadolu Türk Beylerinin san’atındaki çiçekli kabartmalı süslü eserlerine karşılık hoÅŸ bir sadelik görülür. Bütün bu yapılar bu sadeliklerinde sanattan hiçbir ÅŸey kaybetmiÅŸ deÄŸillerdir. Nasıl ki mavi göklere beyaz bir nur huzmesi gibi fışkırmış ince minareler, güzel ve narin ise, nasıl ki mermer mevzun kemerler tatlı renklerin hülyalı gölgeleri ile süslü ise, nasıl ki mat kurÅŸun yuvarlak kubbeler ÅŸarkın bütün esrar ve füsunu ile dolu ise Osmanlı Türklerinin sık yapraklı yüksek çınarların koyu yeÅŸil nemli gölgeliklerinde kurdukları mermer yalaklarında billur sular tatlı bir ahenkle durup dinlenmeden akan geniÅŸ kenarlı çeÅŸmelerde o kadar sonsuz sükûn ve hülyalar doludur.
Ekseriya bir caminin dış avlusunun kapısı köşesine yahut kervanların ufuklarında kaybolduğu Osmanlı İmparatorluğunun iri taşlı yolları üzerine oturtulmuş çeşmelerde tatlı bir sadelik ve güzellik görülür. Geniş âyine taşı ekseriyetle yekpare mermer olup bunun üzerinde burmalı iri bir musluk bulunur. Âyine taşı nın üzerinde yontma beyaz taşlardan bir kemer örülüdür.
Kemerin indiÄŸi istinad yerlerinde su almaya gelenlerin kaplarını koydukları birer sed ve arkada da su hazneleri bulunurdu. Hafif bir tepenin eteÄŸine oturtulmuÅŸ kır çeÅŸmeleri nde daima su akışı olduÄŸu için musluk yerinde mermer bir oluk gelip geçen hayvanların su içtikleri beyaz taÅŸtan yalaklarına daima su doldururdu. İstanbul’un ilk fetih yıllarında, çeÅŸmelerin beyaz mermer cephelerini bir kitabe süslemediÄŸi gibi banisinin de adı konulmamıştır.
Fakat klâsik devirde kitabeler yaldızlanıp genişlediği gibi Lâle, Barok ve Ampir tarzı çeşmelerin cepheleri birer bahçe gibi çiçekler, tabak ve sürahiler içinde yemişlerle süslenmişti. Türk sanatındaki düşünüş ve üslûp değişiklikleri zamanla bütün bu yapılara ayrı bir güzellik vermiştir. Dini telâkkiler Türk sanatkârına çinide yazıda işlemede tabiatın fevkine çıkan sanat harikaları yaratmasına yol açmıştır.
Bu arada bilhassa Lâle devrinin saraylarında, konaklarında musluk âyine taşlarının mermerlerinin üzerleri bile o kadar güzel işlenmiş ve kabartılmıştır ki bunlar mermerden çiçeklerle dolu bir buket kadar güzel olmuştur.
Zamanla Türk mimarî üslûbunda görülen düşücü sadelik bu mermer çeşmeler üzerinde de kendini gösterir, bu tesir altında eski yılların sanat ve zenginliği kaybolarak birer ufak musluk taşları, düz delikli mermer bir taş halini almıştır. Camilerin avlularında çeşmelerin, bir çok kişinin birden abdest alabilme ihtiyaçları karşısında, bir takım şekiller aldığı görülür.
Ufak cami ve mescitlerin ihata duvarlarına, dayanmış taş hazneler içinde toplanan sular, onların sıra musluklarından akıtıldığı gibi, büyük camilerin (Cuma mescidi) avlularında bu ihtiyacı önleyen yüksek sanat kıymet ve güzelliğinde şadırvanlar yapılmıştır.
Bursa devrine ait mabedlerimizde şadırvanları basit kapalı bir mermer su haznesi olarak görüyoruz. Ekseriyetle dört köşe ve yüz cephesi daha uzunca olan kapalı su şadırvanlarında ufacık musluklar bulunurdu.
Camiin, mescidin iç avlusunun bir köşesinde duvara dayanmış bu mermer şadırvanlar, bazen revağın sütunlarına yakın, avlunun ortasına konulmak istenilmiş ve bu vaziyetlerde şekli de değişerek altı veyahut daha çok köşeli ve üstü bir külah şeklinde kurşunla kapalı şadırvanlar da yapılmıştır. Bunların musluklu mermer cephelerinin üzeri, ekseriyetle servi biçiminde ağaç şekilleri ve bazen de sade çizilmiş sütun hatlarla süslenirdi.
Büyük camilerde şadırvanında geniş revaklarla süslü olarak caminin iç avlusuna yaraşacak bir uygunluk aldığı görülür. Şadırvanın üstü açık mermer havuzuna orta yerinden yükselen su borusundan mermer yuvarlak yalağına mütemadiyen taşan sular, havuzunu daima dolu bulundururdu.
Cami avlularının şirin kuşları güvercinlerin şadırvanın havuzuna girmemesi için üzeri kafes telle kubbeli bir şekilde kapatılır. Mermer sütunlarla tutturulan şadırvanın tatlı renkler ve yaldızlarla boyalı ve üstü kurşun kaplı saçaklarında, tavanlarında güneşten taşan tatlı akisler, taşlarda suların ıslakları, cami avlularında mavi bir aydınlık içinde cazip bir dekor yaratırdı.
Bursa camileri nin, fıskiyelerinden dökülen su taneleri, yuvarlak ufacık billurlar gibi, sakin suları üzerinde yuvarlanan mermer havuzlarını İstanbul’un muhteÅŸem camileri içinde göremiyoruz. Fakat Türk su sanatına, su tesislerine ait bir eser olan bu dış ÅŸadırvanlara karşılık bir iç ÅŸadırvanı, mermerden sade ve güzel bir âbide halinde buluyoruz. Burada ilk defa bahsettiÄŸim iç ÅŸadırvanlar İstanbul’da bazı büyük camilerimizde vardır. Fatih camiinin iç ÅŸadırvanı bana dış avludaki ÅŸadırvan gibi, camiin ilk yapısından kalma olduÄŸu kanaatini veriyor.
Cami içinde abdest tazelemeye ve su içmeğe yarayan bu şadırvanın su akmasında bir arızayı önleyecek haznesini de doldurmak üzere cami altında evvelce açılmış kuyudan su çeken demir kollu bir de tulumbası mevcuttur.
Türk sanatında başlı başına bir varlık teşkil eden çeşmelerin yanında suyun bir «aziz» gibi takdis edildiği devirlerde kurulan su hayratları arasında zarif Türk sebilleri de görülür. Bunlar çeşmelerin daha incelmiş, dantela gibi örülmüş birer su içme tesisleridir. Zamanla Osmanlı Türklerinin mimarî tarzları ndaki değişiklikler yukarda işaret ettiğimiz gibi su yapıları üzerinde de daima görülmüştür.
Bilhassa çeşme ve sebillerde bu inkilâplar çok güzel müşahede olunur. Ekseriyetle yuvarlak ve yarım yuvarlak olan ve bazen de köşeli yapılmış olan sebillerin yanında bir de çeşmeleri bulunur. Bunlar ya tek bir çatı altına girmiş veya başka bir binaya, bir yapıya katılmıştır. Ekseriyetle ayrı mermer yuvarlak kaideye yine mermerden işlenmiş bir istinad duvarı üzerine mermer sütunlar yükselir ki, bunlar aşağı kısımlarında istinad duvarları içine gömülmüştür.
Bu sütunlar üzerinde zarif kemerler atılmış ve sütunların arası bronzdan geniş delikli bir dantela gibi işlemeli parmaklıkla örülmüştür. Kemerlerin oymaları üzerinde altın yaldızlı yazıları mermer korneşleri, renkli işlemeli güzel saçaklar gölgelendiren üstü kurşun kaplı bir çatı bulunur.
Bu çatıyı bir çok ufak, bazen tek bir kubbe kaplar. Sebiller ekseriyetle daima dinî tesisat yakınında yapıldığından bunları da büyük mabedlerin civarında aramak doğru olur. Fakat Fatih Külliyesinde maalesef böyle bir tesis bulamıyoruz. Aynı devrin Mahmud Paşa sitesinde de bir sebile tesadüf edemiyoruz. Fakat eski Vakıf Sular kayıtlarında Halkalı sularına ait bir kayıtta, «Mahmud Paşa camii avlusundaki şadırvanla sebilinin suyuna ait bir katma» görüyoruz.
Su tesislerinin arasına bir saÄŸlık ve sosyal yapısı olan Türk hamamları nı da koymak icap eder. Osmanlı Türkleri baÅŸÅŸehirlerini daha Bursa’dan Edirne’ye geçirdikleri zaman bir hamam yapı bilgisini de beraber götürmüşlerdi. Osmanlılerın ilk hamamı Bursa’da 1336 da Orhan Bey tarafından yaptırılmıştır. Edirne’de de camiler, kasırlar, köprüler, darüşşifalar, çeÅŸmeler vesaire dinî ve sosyal bir çok tesisat vücude getirilirken müteaddit Türk hamamları da yapılmıştı.
Esasen Osmanlı Türkleri bu iÅŸlerde o sıralarda yıkılmak üzere olan Ayasofya için Türklerden mimar isteyen Bizanslılara, arzı iftikâr edecek bir durumda deÄŸillerdi. İslâm dininin önderleri olan gerek Konya Sultanları ve gerek Osmanlı PadiÅŸahları temiz olmayı emreden dinin baskısı altında bilhassa baÅŸÅŸehirlerinde, vücudu daima temiz bulunduracak hamamların yapısına büyük bir önem vermiÅŸlerdir. Bundan anavatanın ve Rumeli’nin büyük ÅŸehirlerinde günümüze kadar saÄŸlam kalmış bir çok hamamlar görülür.
Fetihle beraber Türk hamamı mimarîsi de İstanbul’a girmiÅŸtir. İstanbul’da ilk yapılan hamamlar hakkında Evliya Çelebi der ki: «İstanbul’da eskiden kalma Azaplar hamamı, Tahtap hamamları vardı. İstanbul’da Osmanlılar elinde ilk yapılan hamam Fatih’in binagerdesi olan (Irgat hamamı) dır ki hüddamı sarayın gasil ve tathirine muhassas idi. İkinci hamam (Azaplar hamamı) dır ki, kefere tarzı mimarîsinden tahvil ile İslâm âdabı üzere yapılmıştır. Andan sonra (Vefa hamamı), (Eyyüp hamamı) bina olunmuÅŸtur.
(Çukur hamam) ise bundan sonra yaptırılmıştır. Bu hamamların levazımı Fatih evkafından tesviye edilir.» Irgat hamamı için Seyahatnamenin diÄŸer bir yerinde Evliya Çelebi ÅŸunları ilâve eder: «Bizzat kendileri için tarz-ı Rûm’da bir cami inÅŸasına suru’ ettikte iptida Karaman çarşısı içinde Irgat hamamını kırk günde bina etti ki cümle ammâl her gün gasledüp badehu hizmet edeler. Hâlâ Irgat hamamı namı ile şöhret ÅŸihardır.»
«Fatih’in yaptırdığı hamam gayet müsenna-ı-derûn olduÄŸu gibi diÄŸer hamamlardan dahi büyüktür. Sadece camekânı beÅŸ bin adam alır. Yüz on kurnalıdır. Nısfı bölünüp keçecilere tahsis edilmiÅŸtir.»
Evliya Çelebi ÅŸehir içinde ve dışındaki hamamların ismini saydıktan sonra zamanında hamam miktarlarını şöyle tesbit ediyor: «İstanbul’un enderun ve birununda yüz elli bir hamam vardır. Amma hakir Mısır, HabeÅŸ, Sudan diyarlarında seyahat ederken İstanbul’da on yedi hamam daha bina edilmiÅŸtir ki, manzurum olmadı. Amma bu söylediÄŸim hamamların hepsini seyir ve temaÅŸa ettim. Bunların tarz-ı bina ve suret-i tarhını ayrı ayrı yazsak Seyahatnamemiz uzar. Sadece bu hamamlardan Fatih’in yaptırdığı Çukurhamam gayet müsenna ve ruÅŸen olduÄŸu gibi diÄŸer hamamlardan da büyüktür.”
«Yukarda zikrolunan yüz elli bir hamamın Küçükpazar’daki Mehmed PaÅŸa hamamı’ndan baÅŸka hepsi çiftedir. Sadece bu hamam öğleye kadar kadına, öğleden sonra erkeÄŸe açılır. Buna göre İstanbul’daki bütün hamamlar üçyüz iki olur vesselam. Gerçi İstanbul gibi bir sevad-ı-muazzamda bu kadar hamam az görülür. Fakat ekser vüzera ve ayan ve kibar konaklarında hususî hamamlar vardır ki eÄŸer bunlar da sayılacak olursa, mecmuu ondört bin beÅŸyüz otuz alüz hamam olur.»
Şöhretli seyyahımız Evliya Çelebi’nin yukarda ilk vermiÅŸ olduÄŸu rakkamların izam edilmemiÅŸ olduÄŸunu fetihten yetmiÅŸ iki sene sonra İstanbul’da oturmuÅŸ Gyllius’un «De Topographia Constantinopoleos» unda yüzden fazla (bain public) yani çarşı hamamlarının bulunduÄŸunu bildirmiÅŸ olmasından da anlıyoruz. Gyllius’un kitabında tarif etmiÅŸ olduÄŸu hamamları bu günkülerin aynıdır. Hamamlarda baÅŸlıca dört mühim kısım vardır: soyunulacak yer (opoditerium), soÄŸukluk (tepidarium), asıl yıkanılacak sıcak kısım (calodarium) suyu ve hamamı ısıtan külhan kısmı (hypocauste).
İstanbul’da ilk yapılan ve elli altmış sene evveline kadar saÄŸlam kaldığı bildirilen Fatih Külliyesi civarındaki Irgat, Karaman hamamından ve yangınlarla harap olan Fatih’in diÄŸer hamamlarından maalesef bugün hiçbir eser kalmamıştır.
Dini, sosyal ve saÄŸlık bakımından büyük ihtiyaçları karşılıyan su tesislerinin muhafazası ve idameleri bunlara bakacak bir teÅŸekkülün de lüzum ve ihtiyacını göstermiÅŸ, İmparatorluÄŸun üçüncü baÅŸÅŸehri olan İstanbul’da bu kontrol, devrine göre en mütekâmil bir ÅŸekil ve kadroda, bir Su Nazırlığına sahip olmuÅŸtur. Sarayda her ÅŸeyden evvel padiÅŸahın hizmetinde bulunan Su Nazırı, evvelâ hükümdarın suyunu temin ile mükellefti.
Evliya Çelebi Seyahatnamesinin ilk cildinde Saray-ı atikin âb-ı hayatını methederken bu hususta kısa olmakla beraber kıymetli bilgiler verir: «Ebül feth Mehmed Han Sahibü’l-tabı’ bir padişâh-ı ziÅŸan olmakla (eya İstanbul’un hanki suyu lâtiftir) deyu cümle hükemasını cem ile sual buyurdular. Anlar dahi Eski saray dahilinde olan ayn Åžemunun hafif ve mutedil seriü’l-hazım bir âb-ı hayat buldular.
Ve bundan gayri aynların âb-ı safilerini beÅŸer mıskal olmak üzere penbelerle beraber veznediip mevzun pembeleri veznolunmuÅŸ âb-ı rakiklere ilka edüp mezkûr penbeler beÅŸer mıskal suları hazf ile bilâahire penhelerin güneÅŸte kurutup cümle penbeler veznedildikte ayn Åžemundan ıslanan penbeler hepsinden hafif gelmekle kavlü hükema gayet lâtif su olduÄŸundan Ebül feth hazretleri daima ol âb-ı lezizden nuÅŸ eyler idi. İlâ hezale’l-an cümle padiÅŸahlar andan miÅŸ ederler ki Kilercibaşı ve dış Sakabaşı taraflarından üçer adam beher yövm altı kiÅŸi üç ÅŸiÅŸhane yükü yirmiÅŸer kıyye gelir gümüş güğümlere ot âb-ı nabdan lebberleb edüp Su Nazırı huzurunda Kilercibaşının muiemed aleyh adamlarının mühürü ile kırmızı balmumu ile mühürlenip Pâdişâha getirirler.»
Su Nazırlığı kurulu nda suyolcu esnafı kadronun esasını teşkil ediyordu.
Suyolculuk (rah-ı âblık) işi ise çok eski bir tarihe sahip bulunuyordu. Fatih II. Mehmed vakfiyesinde:
«On nefer hüddam rah-ı ab tayin buyurmuÅŸlardır ki her biri ince ve sufufu ahvaline ÅŸuur ve vukuf sahibi ve umuma meremet ahvalinde hususu emrü ıslâh tariki madde ve kurÅŸun ıslâhı umurunda san’atının galibi dolap hamamatı İslâhata mahareti sütuhu ebniye-i hayratı ve meremet sair musakkaftan ve musattahatta fenninden şöhreti olan» denilmektedir.
Fatih’in «Kanunname-i Ali Osmani» sinde de rah-ı âblar a dair kısa bir yazı bulunur: «Konya baÄŸlarının her dönümüne otuz akçe alınır imiÅŸ. Evailde mirablığı mukataaya alan ki-mesne baÄŸlara su varacak vakitte ÅŸehirlüler ittifakile emin adamlar çıka-rup su kısmetine mütevelli kılınur-nıuÅŸ. Her dönümüne evailde dörder akçe mirablığı resmi alınur imiÅŸ, sonra su kısmetine âmil gendü mütevelli olup resimde asıl kanundan tecavüz ederler imiÅŸ ve hem baÄŸların su varacak vaktinde tertipleri var imiÅŸ.
Ziyade resim veren kimesneye nöbeti gelmeden nöbet verürler imiÅŸ. Su az olduÄŸu yıllarda sonra hadis olan baÄŸlara zarar olacak iken kadim baÄŸlara ki hakkı ÅŸurb anlarundur, anlara zarar olur imiÅŸ. Öyle olsa yine evvelki gibi ÅŸehürlü ittifakile emin kimesne-ler mütevelli nasb olup suyu kısmet etmek emrolundu. Ta ki kimesneye zarar olmaya, sonra hadis olan bed’ ve ref olundu ve mir’âblık amele alan kimesne bazı kimesnelere bostan ek-dürüp sülüs hasıleyn gendü alup sü-lüsanını bostancı almak kavi eyler imiÅŸ.
Bu sebeple baÄŸların hakkı ÅŸurbü zayi olurmuÅŸ. KaramanoÄŸlu zamanında mezkûr suyla üç bostan sularlar imiÅŸ, birisi Dizdar ve birisi Hatun ve birisi dahi Mevlâna Celâleddin hazretlerinin türbe-i mutahharası için eklenür imiÅŸ. Bakisi baÄŸlara ve çeÅŸmelere ve hamamlara sarf olunurmuÅŸ ve Cem Sultan kal’eden taÅŸra bir köşk yapup asıl sudan köşküne gelmeye bir mikdar su olup köşk havalisinde baÄŸ dahi ederler imiÅŸ.
Sonra ol bahane ile köşke nazır olan kimesneler ol sudan çok su olup yolda bostanlar ihdas edüp harç ederler imiÅŸ. Müslümanların hamamlarına ve çeÅŸmelerine hayli noksan ve zarar olur imiÅŸ. Öyle olsa mir’âb olanlar ve köşke nazır olanlar men olunup âdeti kadimden tecavüz etmeyeler ve esleymanı kadı-i ÅŸehir olan dergâhı muallama arz eyleye.»
Ta o tarihlerden itibaren suyolculuk berat ve hüccetlerle babadan evlâda intikal eden bir sanat halinde son yıllara kadar devam etmiş ve bu suretle Türk su bilgisinin muhafaza ve inkişafında büyük bir rol oynamıştır. Suyolcular baktıkları hayratın sahibinin mevkiine göre de isim alırlardı. Hükümdarınkine bölükbaşı, vezir vesaire gibi zevatınkilere de usta denilirdi. Bunların yanlarında işlerinin genişliğine göre miktarı değişik olmak üzere suyolcu kalfaları ve çırakları bulunurdu. Su Nazırlığı Kurulunun ödevleri arasında sarayın su meselesi esası teşkil etmekle beraber şehrin içinde ve dışında yapılacak bütün su tesisatıyla alâkadar olurlar, su yollarının güzergâhlarını tayin eder, malzemenin hesaplarını yapar, gerek künklerin döşenmesi ve gerek galerilerin örülmesiyle meşgul olurlardı. Bundan başka mevcut su yollarını ve bendleri muhafaza etmek, yollar üzerinde suları kirletecek ve hali bırakılmış toprak kısmı üzerinde herhangi bir müdahaleyi önlemek, hayrata verilen suların miktarını takdir ve bunların taksimine nezaret etmek vazifeleriydi.
Su Nezareti mensupları yalnız şehir içi ve dışındaki su tesislerinin yapı ve bakımlariyle meşgul olmazlar, aynı zamanda — Hazine-i Evrak vesikalarında görüldüğü gibi hassa mimarlarının maiyetinde Osmanlı İmparatorluğunun ordularının seferlerinde şerefli hizmetler görürlerdi.
Kaynak: İstanbul’da Fatih Sultan Mehmed Devri Türk Su Medeniyeti / Dr. Nazım Sadi Nirun / İstanbul / 1953
Sizde Yorumunuzu Yazın
Ama önce siteye Buradan giriş yapın Hala Üye değilseniz Buradan üye olabilirsiniz.


