
Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (d. 1207 - ö. 1273), İslâm ve tasavvuf dünyasında tanınmış bir şair, düşünce adamı ve Mevlevi tarikatının öncüsüdür.
Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (Rumi adı, Anadolu’ya yerleÅŸip orada yaÅŸadığı için (o dönemde Anadolu’ya Diyarı-ı Rum deniliyordu); “Efendimiz” manasına gelen Mevlânâ ise, kendisine karşı duyulan büyük saygının belirtisi olarak verilmiÅŸtir), dönemin İslam kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan ve Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanı) lakabıyla anılan Bahaeddin Veled’in oÄŸludur. Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled’in ölümünden bir yıl sonra, 1232 yılında Konya’ya gelen Seyyid Burhaneddin ‘in manevi terbiyesi altına girmiÅŸ ve dokuz yıl O’na hizmet etmiÅŸtir.
Babasının ölümüne kadar olan dönem
HarzemÅŸah hükümdarları Bahaeddin Veled’in halk üzerindeki etkisinden her zaman tedirgin olmuÅŸtu; çünkü o, insanlara son derece iyi davranır, ayrıca onlara her zaman anlayabilecekleri yorumlar getirir, derslerinde kesinlikle felsefe tartışmalarına girmezdi. Söylenceler, Bahaeddin Veled ile HarzemÅŸah hükümdarı Alaeddin Muhammed TökiÅŸ (ya da TekiÅŸ) arasında geçen bir olaydan söz eder: Bahaeddin Veled bir gün dersinde, felsefeye ve felsefecilere ÅŸiddetle çatmış, onları İslam dininde var olmayan ÅŸeylere (bid’at) uÄŸraÅŸmakla suçlamıştı. Ünlü İslam felsefecisi Fahrettin Razi buna çok kızdı ve onu Muhammed TökiÅŸ’e ÅŸikayet etti. Hükümdar, Razi’yi çok sayar ona özel olarak itibar ederdi. Razi’nin uyarıları ve halkın Bahaeddin Veled’e gösterdiÄŸi ilgi ve saygı bir araya gelince, kendi yerinden kuÅŸkuya düşen TökiÅŸ, Belh kentinin anahtarlarını ona gönderdi. Bu, benim yerime iktidarı sen kullan, anlamına gelen bir davranıştı. SöylendiÄŸine göre bu davranışı “bir yerde iki sultan olmaz” diye karşılayan Bahaeddin Veled, hemen göç hazırlıklarına baÅŸladı, ailesini, kitaplarını, sadık müritlerini yanına alarak ülkeden ayrıldı (1212 ya da 1213).
NiÅŸapur kentinde ünlü ÅŸeyh Feridüttin Attar onları karşıladı. Aralarında önemli konuÅŸmalar geçti. Küçük Celaleddin de bu konuÅŸmaları dinliyordu. Attar, Esrarname (Sırlar Kitabı) adlı ünlü kitabını Celaleddin’e hediye etti ve yanlarından ayrılırken küçük Celaleddin’i kastederek, yanındakilere “bir deniz bir ırmağın ardına düşmüş gidiyor” dedi. Bahaeddin Veled’e de, “umarım yakın bir gelecekte oÄŸlunuz alem halkının gönlüne ateÅŸ verecek ve onları yakacaktır” diye bir açıklama yaptı (Mevlânâ Esrarname ‘yi her zaman yanında taşımış, Mesnevi’sinde Attar’dan ve onun kıssalarından sık sık söz etmiÅŸtir).
Kafile, BaÄŸdat’ta üç gün kaldı; sonra hac için Arabistan’a yöneldi. Hac dönüşü, Åžam’dan Anadolu’ya geçti ve Erzincan, AkÅŸehir, Larende’de (günümüzde Karaman) konakladı. Bu konaklama, yedi yıl sürdü. On sekiz yaşına gelmiÅŸ olan Celalettin, Semerkandlı Lala Åžerafettin’in kızı Gevher Hatun ile evlendi. OÄŸulları Mehmet Bahaeddin (Sultan Veled) ile Alaeddin Mehmet, Larende’de doÄŸdular. Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat, sonunda Bahaeddin Veled’i ve Celaleddin’i Konya’ya yerleÅŸmeye razı etti. Onları yollarda karşıladı. Altınapa Medresesi’nde konuk etti. BaÅŸta hükümdar olmak üzere saray adamları, ordu ileri gelenleri, medreseliler ve halk, Bahaeddin Veled’e büyük bir saygıyla baÄŸlanıyor, müridi oluyordu. Bahaeddin Veled 1231′de Konya’da öldü ve Selçuklu Sarayı’nda gül bahçesi denilen yere defnedildi. Hükümdar yas tutarak bir hafta tahtına oturmadı. Kırk gün, imarethanelerde onun için yemek dağıtıldı.
Babasının ölümünden sonraki dönem
Babasının vasiyeti, sultanın buyruÄŸu ve Bahaeddin’in müritlerinin ısrarlı ricaları sonucu Celaleddin babasının yerine geçti. Bir yıl süreyle dersleri, vaazları ve fetvaları o verdi. Sonra, babasının öğrencilerinden Tirmizli Seyhit Burhaneddin Muhakkik ile buluÅŸtu. Tirmizli olduÄŸu için Tirmizi diye anılan Burhaneddin, Konya’daki bu buluÅŸmada genç Celaleddin’i o çaÄŸda geçerli olan bütün İslam bilim dallarından sınava soktu. ve gösterdiÄŸi baÅŸarıdan sonra “bilgide eÅŸin yok; gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki, baban hal ehli (gönül ve ruh adamı) idi; sen kal ehlisin (söz adamı). Kal’i bırak, onun gibi hal sahibi ol. Buna çalış, ancak o zaman onun gerçek varisi olursun, ancak o zaman GüneÅŸ gibi alemi aydınlatabilirsin” dedi (Sultan Veled (Mevlânâ’nın oÄŸlu) ünlü İbtidaname (BaÅŸlangıç Kitabı) adlı kitabında olayı böyle anlatır). Bu uyarıdan sonra, Celaleddin 9 yıl boyunca Burhaneddin Muhakkik Tirmizi’ye müritlik etti, seyr-ü sülük denen tarikat eÄŸitiminden geçti. Halep ve Åžam medreselerinde öğrenimini tamamladı, dönüşte Konya’da hocası Tirmizi’nin gözetiminde art arda üç kez çile çıkarttı, riyazete (her tür perhiz) baÅŸladı. Hocası artık Kayseri’ye dönmek istiyor, Celaleddin onu bırakmıyordu. Günün birinde Tirmizi, öğrencisinden habersiz yola çıktı ama yolda atı tökezleyip düşünce ayağı incindi. Dönüp Konya’ya geldi ve Celaleddin’e “neden beni bırakmıyorsun?” diye sordu. O da hocasına “neden gitmek istiyorsun?” dedi. Tirmizi bu soruya ÅŸu yanıtı verdi: “Buraya güçlü bir gönül aslanı yöneldi, sana gelecek. Ben de bir din aslanıyım. Biz birbirimizle geçinemeyiz, birbirimize ağır geliriz”. Bu açıklamadan sonra Tirmizi, Kayseri’ye gitti ve 1241′de orada öldü. Celaleddin, Konya’ya yönelen o gönül aslanını bir süre bekledi. Ne var ki, hocasını unutamıyordu. Bütün kitaplarını ve ders notlarını topladı. Fihi-Ma Fih (Ne Varsa İçindedir) adlı yapıtındaki açıklamalarında sık sık hocasından alıntılar yaptı. BeÅŸ yıl boyunca medrese fıkıh ve dinbilim okuttu, vaiz ve irÅŸatlarını sürdürdü.
Tebrizli Åžems
1244′te Konya’nın ünlü Åžeker Tacirleri (Åžeker FuruÅŸan) hanına baÅŸtan ayaÄŸa karalar giymiÅŸ bir gezgin indi: Adı Åžemsettin Muhammed Tebrizi (Tebrizli Åžems) idi. Yaygın inanca göre Ebubekir Selebaf adlı ümi bir ÅŸeyhin müridi idi. Gezici bir tüccar olduÄŸunu söylüyordu. Sonradan Makalat (Sözler) adlı kitabında da anlattığına göre, bir aradığı vardı. Aradığını Konya’da bulacaktı, gönlü böyle diyordu. Yolculuk ve arayış bitmiÅŸti. Ders saatinin bitiminde İplikçi Medresesin’ne doÄŸru yola çıktı ve Mevlânâ’yı atının üstünde daniÅŸmentleriyle birlikte gelirken buldu: atın dizginlerini tutarak sordu ona: “Ey bilginler bilgini, söyle bana, Hz. Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezit Bistami mi?” Mevlânâ yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiÅŸ, sorduÄŸu sorudan ötürü ÅŸaşırmıştı: “Bu nasıl sorudur?” diye kükredi. “O ki peygamberlerin sonuncusudur; O’nun yanında Bayezit’in sözü mü olur?” Bunun üstüne Tebrizli Åžems şöyle dedi: “Neden Hz. Muhammed ‘kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiÅŸ kez istiÄŸfar ederim’ diyor da , Bayezit ‘kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, bedenimin içinde Allah’tan baÅŸka varlık yok’ diyor; buna ne dersin?” Bu soruyu Mevlânâ şöyle karşıladı: “Hz. Muhammed her gün yetmiÅŸ makam aşıyordu. Her makamın yüceliÄŸine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliÄŸinden istiÄŸfar ediyordu. Oysa Bayezit ulaÅŸtığı makamın yüceliÄŸinde doyuma ulaÅŸtı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı.; onun için böyle konuÅŸtu”. Tebrizli Åžems bu yorum karşısında “Allah, Allah” diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı O’ydu. Kaynaklar, bu buluÅŸmanın olduÄŸu yeri Merec-el Bahreyn (iki denizin buluÅŸtuÄŸu nokta) diye adlandırdı.
Oradan, birlikte, Mevlânâ’nın seçkin müritlerinden Selahaddin Zerkub’un hücresine (medresedeki odası) gittiler ve halvet (iki kiÅŸilik kesin bir yalnızlık) oldular. Bu halvet süresi hayli uzun oldu (kaynaklar 40 gün ile 6 aydan söz eder). Süre ne olursa olsun, Mevlânâ’nın yaÅŸamında bu sırada büyük bir deÄŸiÅŸme oldu ve yepyeni bir kiÅŸilik, yepyeni bir görünüm ortaya çıktı. Mevlânâ artık vaazlarını, derslerini, görevlerini, zorunluluklarını, kısaca her davranışı, her eylemi terk etmiÅŸti. Her gün okuduÄŸu kitapları bir yana bırakmış, dostlarını, müritlerini aramaz olmuÅŸtu. Konya’nın hemen her kesiminde, bu yeni duruma karşı bir itiraz, bir isyan havası esiyordu. Kimdi bu gelen derviÅŸ? Ne istiyordu? Mevlânâ ile hayranları arasına nasıl girmiÅŸ, ona bütün görevlerini nasıl uutturmuÅŸtu. Åžikayetler, ayıplamalar o dereceye vardı ki, bazıları Tebrizli Åžems’i ölümle bile tehtid ettiler. Olaylar böyle üzücü bir görünüm kazanınca, bir gün canı çok sıkılan Tebrizli Åžems, Mevlânâ’ya Kur’an’dan bir ayet okudu. Ayet, “iÅŸte bu, sen ile ben’in arasındaki ayrılıktır” anlamına geliyordu. Bu ayrılık gerçekleÅŸti ve Tebrizli Åžems bir gece habersizce Konya’yı terk etti (1245).
Tebrizli Åžems’in gidiÅŸinden son derece etkilenen Mevlânâ kimseyi görmek istememiÅŸ, kimseyi kabul etmemiÅŸ, yemeden içmeden kesilmiÅŸ, sema meclislerinden, dost toplantılarından büsbütün ayağını çekmiÅŸti. Özlem ve aÅŸk dolu gazeller söylüyor, gidebileceÄŸi her yere gönderdiÄŸi ulaklar aracılığıyla Tebrizli Åžems’i aratıyordu. Müritlerin bazıları piÅŸmanlık duyup Mevlânâ’dan özür dilerken, bazıları da Tebrizli Åžems’e büsbütün kızıp kinlenmekteydiler. Sonunda onun Åžam’da olduÄŸu öğrenildi. Sultan Veled ve yirimi kadar arkadaşı Tebrizli Åžems’i alıp getirmek üzere acele Åžam’a gittiler. Mevlânâ’nın geri dönmesi için yanıp yakardığı gazelleri ona sundular. Tebrizli Åžems, Sultan Veled’in ricalarını kırmadı. Konya’ya dönünce kısa süreli bir barış yaÅŸandı; aleyhinde olanlar gelip özür dilediler. Ama Mevlânâ ile Tebrizli Åžems gene eski düzenlerini sürdürdüler. Ancak bu durum pek fazla uzun sürmedi. DerviÅŸler, Mevlânâ ‘yı Tebrizli Åžems’ten uzak tutmaya çalışıyorlardı. Halk da Mevlânâ’ya Tebrizli Åžems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa baÅŸladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini deÄŸiÅŸtirip Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir küllah giydiÄŸi için kızıyordu. Tebrizli Åžems’e karşı birleÅŸenler arasında bu kez Mevlânâ’nın ikinci oÄŸlu Alaeddin Çelebi’de vardı.
Sonunda sabrı tükenen Tebrizli Åžems “bu sefer öyle bir gideceÄŸim ki, nerde olduÄŸumu kimse bilmeyecek” deyip, 1247 yılında bir gün ortadan kayboldu (ama Eflaki onun kaybolmadığını, aralarında Mevlânâ’nın oÄŸlu Alaeddin’in de bulunduÄŸu bir grup tarafından öldürüldüğünü ileri sürer). Sultan Veled’in deyiÅŸine göre Mevlânâ adeta deliye dönmüştü; ama sonunda onun gene geleceÄŸinden umudunu keserek yeniden derslerine, dostlarına, iÅŸlerine döndü.
Selahattin Zerküb
Bu dönemde Mevlânâ, Tebrizli Åžems ile kendi benliÄŸini özldeÅŸleÅŸtirme deneyimini yaşıyordu (bu, bazı gazellerin taç beyitinde kendi adını kullanması gerekirken, Tebrizli Åžems’in adını kullanmasından da anlaşılmaktadır). Aynı zamanda Mevlânâ o sırada kendine en yakın hemhal olarak (aynı hali paylaÅŸan dost) Selahattin Zerküb’u seçmiÅŸti. Tebrizli Åžems’in yokluÄŸunu onunla gideriyor. Selahattin Zerküb, Mevlânâ’nın gözünde Åžems ile özdeÅŸleÅŸiyordu. Selahattin, erdemli ama okuması yazması olmayan bir kuyumcuydu. Aradan kısa bir zaman geçince, bu kez müritler Tebrizli Åžems yerine Selahattin’i hedef edindiler. Ne var ki bu kez Mevlânâ ve Selahattin kendilerine karşı yaratılan gergin havaya pek aldırmadılar. Selahattin’in kızı Fatma Hatun ile Sultan Veled evlendirildi.
Mevlânâ ile Selahattin on yıl süreyle bir arada bulundular. Selahattin’i öldürme giriÅŸimleri oldu ve bir gün Selahattin Mevlânâ’dan “bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediÄŸi” rivayeti yayıldı; üç gün sonra da Selahattin öldü (Aralık 1258). Selahattin’in cenazesinin aÄŸlayarak deÄŸil, neyler ve kudümler çalınarak, sevinç ve ÅŸevk içinde kaldırılmasını vasiyet etmiÅŸti. İstediÄŸi her ÅŸey yapıldı.
Hüsamettin Çelebi
Selahattin’in ölümünden sonra, yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Hüsamettin’in babası, Konya yöresi ahilerinin reisiydi. Onun için, Hüsamettin Ahi Türk oÄŸlu diye anılırdı. Varlıklı bir kiÅŸiydi ve Mevlânâ’ya mürit olduktan sonra bütün servetini onun müritleri için harcadı. Beraberlikleri Mevlânâ’nın ölümüne kadar on yıl sürdü. O aynı zamanda Vezir Ziyaettin tekkesinin de ÅŸeyhiydi ve böylece iki ayrı makam sahibiydi.
İslam tasavvufunun en önemli ve en büyük yapıtı olan Mesnevi-i Manevi (genellikle yalnız Mesnevi diye anılır) Hüsamettin Çelebi aracılığıyla yazılmıştır. Bir gün birlikte sohbet ederlerken Çelebi bir konudan yakındı ve “müritler”, dedi, “tasavvuf yolunda bir ÅŸeyler öğrenmek için ya Hakim Senai’nin Hadika (Bahçe) adlı kitabını okuyorlar ya Attar’ın İlahiname ’sini, Mantık-ut-Tayr ını (KuÅŸ Dili) okuyorlar. Oysa bizim de eÄŸitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti.” Hüsamettin Çelebi sözünü bitirirken, Mevlânâ sarığının katları arasından bükülmüş bir kağıt uzattı genç dostuna; Mesnevi ‘nin ünlü ilk 18 beyti yazılmıştı ve hoca, müridine şöyle diyordu: “Ben baÅŸladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim.”
Bu çalışma yıllar boyu sürdü. Yapıt, 25.700 beyitten oluÅŸan 6 citlik bir bütündü. Tasavvuf öğretisini birbirinden çıkan ilgi çekici öyküler aracılığıyla anlatıyor, olayları yorumlarken tasavvuf ilkelerini açıklıyordu. Mesnevi bittiÄŸi zaman artık epeyce yaÅŸlanmış olan Mevlânâ yorgun düşmüş, ayrıca saÄŸlığı da bozulmuÅŸtu. 17 Aralık 1273′te de öldü (ilk eÅŸi Gevher Hatun ölünce, Mevlânâ Konya’da ikinci kez Gera Hatun ile evlenmiÅŸ ve ondan Muzafferettin Alim Çelebi adında bir oÄŸlu ve Fatma Melike Hatun adında bir kızı olmuÅŸtu. Mevlânâ’nın soyundan gelen Çelebiler, genellikle Sultan Veled’in oÄŸlu Feridun Ulu Arif Çelebi’nin torunlarıdır; Melike Hatun torunlarıysa Mevleviler arasında İnas Çelebi olarak anılır.)
Felsefesi ve eserleri
Mevlânâ, İslam dinini, ÅŸiir, sanat, raks, müzik yoluyla en ince yorumlayankiÅŸidir. Bu yorum, İslam ve İslam dışı bütün insanlık tarafından benimsenmiÅŸ, esin kaynağı olmuÅŸtur. İngiliz doÄŸubilimcisi A.J. Arberry, Mevlânâ’yı “dünyanın en büyük ozanı” olarak nitelerken, Goethe onun etkisinde kalmış, Rembrandt tablosunu yapmış, Muhammed İkbal felsefesini onun düşünceleri üstüne kurmuÅŸ, İngiliz doÄŸubilimcisi Nicholson 30 yıl çalışarak Mesnevi yi İngilizceye çevirmiÅŸ ve yapıtın Batı dünyasından tanınmasını saÄŸlamıştır. Mevlânâ yüzyıllardır etkisini, canlılığını yitirmeyen bir büyük ozan ve düşünce adamı niteliÄŸini korumaktadır. KiÅŸi, inanç ve düşünce özgürlüğüne olaÄŸanüstü bir deÄŸer vermesi, bütün insanları (suçlu-suçsuz, mecusi-putperest, kara-sarı, efendi-köle) saygıya ve sevgiye çağırması onun en büyük özelliÄŸidir.
Mevlânâ tam bir vahdet-i vücud (varlık birliÄŸi) savunucusudur. Ona göre, her varlık Hak’kın bir ayrı tecellisidir ve yaradılmışlara uygulanan her eylem aslında Yaratan’a uygulanıyor demektir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani Hak’kı halkta ve halkı Hak’ta sevmek gerekir.
Mevlânâ biçimci deÄŸildi, her türlü kısıtlamanın karşısındaydı. Edep, vefa, sabır, eÄŸitim gibi ahlak kavramlarının gerçek anlamını aramayı ve insanlara bunu öğretmeyi iÅŸ edinmiÅŸti. Ona göre, asıl konu “insan”dı. Din, felsefe, ahlak, insanı daha mutlu etme yolunda geliÅŸen araçlardı. Bu araçlara takılıp kalmak, geliÅŸmeyi ve geliÅŸme hızını kesecek yanlış davranışlardı. DoÄŸru olan, gerçeÄŸe giden yolu bulmaktı ve bu yol, “aÅŸk” tan geçerdi: Sonsuz bir sevgi. Bu sevgi hoÅŸgörü ve vefa kavramlarıyla desteklenecek, beslenecekti.
Mevlânâ için, sözünü ettiÄŸi bu aÅŸk anlatılmaz, yaÅŸanır; yaÅŸayarak öğrenilirdi. Bu nedenle, bir gün kendisine “aÅŸk nedir efendim” diye soran bir öğrencisine “Ben ol da bil” yanıtını verdi.
Mevlânâ’nın ilkelerinden ve İslam inancına getirdiÄŸi yorumdan Mevlevi tarikatı doÄŸdu ama Mevlânâ bir tarikat kurucusu deÄŸildir. Mevlevilik onun ölümünden sonra oÄŸlu Sultan Veled ile halifesi Hüsamettin Çelebi’nin birlikte hazırladıkları bir örgütlenmeye göre kurulmuÅŸtur.
Sizde Yorumunuzu Yazın
Ama önce siteye Buradan giriş yapın Hala Üye değilseniz Buradan üye olabilirsiniz.

