Alexander Graham Bell Nötron bombası
Nis 05

İskoç ekibin gerçekleÅŸtirdiÄŸi klonlama deneyinin, dünyanın pek çok bölgesine dağılmış sayısız standart biyoteknoloji laboratuvarında “kolayca” gerçekleÅŸtirilebileceÄŸi söyleniyor. Yine de uygulanan yöntem, günlük gazetelerdeki basit ÅŸemalarda anlatıldığı kadar kolay ve hemen tekrarlanabilir türden deÄŸil. İskoç ekibin baÅŸarısı ve önceki sayısız benzeri çalışmanın baÅŸarısızlığı, Wilmut’un, verici koyundan alınan hücre çekirdeÄŸiyle, kullanılan embriyonik hücrenin “frekanslarını” çok hassas biçimde çakıştırabilmesine dayanıyor. Bu yöntemle araÅŸtırmacılar, yetiÅŸkin çekirdeÄŸin genetik saatini sıfırlamayı, tüm geliÅŸim sürecini baÅŸa almayı becerebilmiÅŸler. Yöntemin ayrıntılarına girmeden önce bazı temel kavramlara açıklık getirmekte yarar var.

ÇoÄŸu memeli canlı gibi insan bedeni de milyarlarca hücreden oluÅŸuyor. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden geliÅŸimini devam ettiriyor ve yıpranmış hücreleri yeniliyor. Bu hücrelerin önemli kısmı bedenimizin belli baÅŸlı bölümlerini oluÅŸturan “somatik hücreler.” Tek istisna, üreme hücreleri. EÅŸeyli üreme, gametlerin (sperm ve yumurta) ortaya çıktığı “mayoz bölünme”yle baÅŸlıyor. Cinsel birleÅŸme sonucunda, spermin yumurtayı döllemesiyle de yeni bir canlının ilk hücresi “zigot” oluÅŸuyor. Bu noktadan sonra geliÅŸmeye dönük hücre bölünmeleri, “mayoz” deÄŸil, “mitoz” yoluyla ilerliyor.

Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduÄŸu ökaryotik yani, çekirdeÄŸi olan hücreler, farklı geliÅŸim evreleri içeren bir yaÅŸam döngüsü geçiriyorlar. Bu döngüyü, hücrenin görece duraÄŸan olduÄŸu “interfaz” ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleÅŸtiÄŸi mitoz evrelerine ayırmak mümkün. Hücre, yaÅŸam döngüsünün yüzde doksan kadarını interfaz evresinde geçiriyor. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin deÄŸil; hücre, tüm bileÅŸenlerini DNA’yı sona bırakacak biçimde çoÄŸaltarak, bölünmeye hazırlanıyor. Alt evreleri son derece iç içe girmiÅŸ olan interfaz evresini iÅŸlevsellik açisindan G1, S ve G2 alt evrelerine ayirmak yerleÅŸmiÅŸ bir gelenek. Yani, hücrenin yaÅŸam döngüsü bu üç evre ve M (mitoz)’dan oluÅŸuyor. G1 evresi, DNA diÅŸindaki bileÅŸenlerin çogaldigi bir dinlenme dönemi. S, DNA’nin bölünmesiyle sonuçlanan bir geçiÅŸ evresi. G2 ise, iç geliÅŸmenin tamamlanip, hücrenin mitoz yoluyla bölünmeye hazirlandigi süreci içeriyor.

Hücrelerin hangi evreyi ne kadar sürede tamamlayacakları bir biçimde programlanmış durumda. Belli bir organizmanın tüm hücreleri bu evreleri aynı sürede tamamlıyorlar. Yine de, ani çevresel koşul değişiklikleri hücreleri G1 evresinde kıstırabiliyor; sözgelimi, besleyici maddelerin miktarı birdenbire minimum düzeye düştüğünde. G1 evresinin belli bir aşamasında, öncesinde bu duraklamaya izin verilen sabit bir kritik noktası var. Bu kritik nokta aşılırsa, çevresel koşullar ne yönde olursa olsun, DNA replikasyonunun önü alınamıyor. İleride göreceğimiz gibi, bu noktanın denetim altında tutulabilmesi, Wilmut ve ekibinin başarılı bir klonlama gerçekleştirebilmelerinin altın anahtarı olmuştur.
Bu noktada bir parantez açarak G1, S, G2 ve M evrelerinin denetim altına alınmasının, hücrenin yaşam döngüsünü olduğu kadar, hücrenin özelleşmesini, sözgelimi beyinden veya kas hücrelerinden hangisine dönüşeceğini de kontrol altına alabilmeyi, bir başka deyişle, hücrenin genetik saatini sıfırlamayı sağladığını ekleyelim. Wilmut ve ekibi Dolly’i klonlayıncaya kadar bu sürecin tersinmez olduğu, söz gelimi, bir defa kas hücresi olmaya karar vermiş bir hücrenin yeniden programlanamayacağı zannediliyordu. Peki Wilmut bunu nasıl başardı?

Soruyu tersinden cevaplayacak olursak, diÄŸerlerinin bunu baÅŸaramamalarının nedeninin, kullandıkları somatik hücrelerin çekirdeklerini S veya G2 evrelerindeki konakçı hücrelere yerleÅŸtirmeleri olduÄŸunu söyleyebiliriz. Eski kuramsal bilgilere göre bu yöntemin iÅŸe yaraması gerekiyordu, çünkü çekirdeÄŸin mitoza yaklaÅŸmış olması avantaj olarak görülüyordu. Ancak bu denemelerde, iÅŸler bir türlü yolunda gitmedi. KaynaÅŸtırmadan sonra, hücre fazladan bir parça daha mitoz geçiriyor ve yararsız, kopuk kromozom parçaları meydana geliyordu. Bu “korsan” genler, geliÅŸimin normal seyrini sürdürmesi için ciddi bir engel oluÅŸturuyordu. Dersini çok iyi çalışmış olan Wilmut, bu olumsuz deneyleri deÄŸerlendirerek hücreyi G1 evresinin kritik noktadan önceki duraksama döneminde, “G0 evresinde” kıstırmaya karar verdi.

Verici koyundan alınan meme dokusu hücrelerini kültür ortamında gelişmeye bırakan Wilmut, hücrelerin geçirdiği evreleri sıkı gözetim altında tutarak bir hücreyi G0 evresinde kıstırıp bu haliyle durağanlığa bırakmayı başarmıştı. Bunun için, hücrenin besin ortamını neredeyse öldürme sınırına kadar geriletmiş, tüm süreci dondurarak bir anlamda genetik saati de sıfırlayabilmişti. Üstelik bu evre, kaynaştırılacağı yumurta hücresinin mayoz gelişim sırasında girdiği, bu işlem için en uygun olan metafaz-II evresiyle de mükemmel bir uyum içindeydi. İşlemin diğer kısımları yemek tariflerinde olduğu kadar sıradan ve kolay uygulanabilir nitelikte. G0 evresindeki çekirdek metafaz-II evresindeki yumurtayla kaynaştırılıp, normal besin koşulları ve hafif bir elektrik şoku etkisiyle olağan çoğalma sürecine yeniden sokulduğunda, her şey tüp bebek olarak bilinen, in vitro fertilizasyon sürecindeki işleyişe uygun hale geliyor. Zigot, anne koyunun rahmine yerleştiriliyor ve gerekli hormonlarla normal hamilelik süreci başlatılıyor.
Wilmut ve ekibinin gerçekleştirdikleri hakkinda bilinenler, yukarida kaba hatlariyla anlatilanlarla sinirli. Sürecin duyurulmayan kritik bir evresi varsa, bu ticari bir sir olarak kalacaga benziyor. Ancak, herkesin olup bitenler hakkinda ayni bilgilere sahip olmasi, deneyin başarisi konusunda kimsenin şüphe duymamasini gerektirmiyor. 277 denemeden sadece birinin başarili olmasi başta olmak üzere, çogu uzmanin takildigi pek çok soru işareti var. Herşeyin ötesinde, herhangi bir olgunun bilimsel gelişme olarak kabul edilmesi için, sürecin yinelenebilirliginin gösterilmesi gerekiyor.

Bir embriyolog, Jonathan Slack, çok daha temel şüpheleri öne sürüyor: “AraÅŸtirmacilar, yumurta hücresindeki DNA’lari tümüyle temizleyememiÅŸ olabilirler. Dolayisiyla Dolly, siradan bir koyun olabilir.” Slack, alinan meme hücresinin henüz tamamen özelleÅŸmemiÅŸ olabilecegini, böyle vakalara meme hücrelerinde, bedenin diger kisimlarina göre daha sik rastlanilabildigini de ekliyor. Zaten Wilmut da, bedenin diger kisimlarindan alinan hücrelerin ayni sonucu verebileceginden bizzat şüpheli. Örnegin, büyük olasilikla kas veya beyin hücrelerinin asla bu amaçla kullanilamayacaklarini belirtiyor. Üstüne üstlük, koyun bu deneylerde kullanilabilecek canlilar arasinda biraz “ayricalikli” bir örnek. Koyun embriyolarinda hücresel özelleÅŸme süreci zigot ancak 8-16 hücreye bölündükten sonra baÅŸliyor. Geleneksel laboratuvar canlisi farelerde ise ayni süreç ilk bölünmeden itibaren gözlenebiliyor. Insanlarda ise ikinci bölünmeden itibaren… Bu durum, ayni deneyin fare ve insanlarda asla baÅŸarili olamamasi olasiligini beraberinde getiriyor.

Dile getirilen açık noktalardan biri de, hücrelerde DNA barındıran tek organelin çekirdek olmayışı. Kendi DNA’sına sahip organellerden mitokondrinin özellikle önem taşıdığı savlanıyor. Memeli hayvanlarda mitokondriyal DNA, embriyo gelişimi sırasında sadece anneden alınıyor. Her yumurta hücresi, farklı tipte DNA’lara sahip yüzlerce mitokondriyle donatılmış. Bu mitokondriler zigotun bölünmesinin ileri evrelerinde, embriyo hücrelerine dengeli bir biçimde dağılıyor; ancak, canlının daha ileri gelişim evrelerinde, bu denge belli tipteki DNA’lara doğru kayabiliyor. Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların temelinde bu mitokondriyal DNA kayması sürecinin etkileri var. Bu yüzden kimileri, sağlıklı bir kuzu olarak doğan Dolly’nin, zigot gelişimine müdahele edilmiş olması yüzünden sağlıksız bir koyun olarak yaşlanabileceğini öne sürüyorlar. Şimdilik Dolly’nin tek sağlıksız yönü, basına teşhir edilirken sabit tutulması amacıyla fazla beslenmesi yüzünden ortaya çıkan tombulluğu.

Klonlamalı mı?
Klonlamanın özellikle de insan klonlama konusunun etik boyutu kamuoyunca, günlük yaÅŸamda kültürün, temel bilimsel birikimin, tarih, siyaset ve toplumbilimin en yaygın ve temel kavramlarıyla tartışılabilir nitelik kazanmıştır. Nükleer enerji kullanımı, hormon destekli tarım, ozon tabakasına zarar veren gazların üretimi gibi, farklı toplum kesimlerince kolayca anlaşılabilir ve tartışılabilir kabul edilen klonlama, ÅŸimdiden kamuoyunun gündeminde yerini aldı. Kamuoyunun, bilimsel ve teknolojik geliÅŸmelerin uygulanıp uygulanmaması konusunda birtakım ahlaki gerekçelerle ne ÅŸekilde ve ne ölçüde yaptırım uygulayabileceÄŸi tartışmalı olsa da, ÅŸu anda kamuoyunun isteksizliÄŸi klonlama çalışmalarının daha ileri aÅŸamalara taşınmasına en güçlü engel olarak gösteriliyor. Oysa, “tüp bebek” diye bilinen in vitro fertilizasyonun, baÅŸlangıçtaki ÅŸiddetli tepkilerden sonra kolayca kabullenilmesi, iÅŸin içine “çocuk sahibi olma isteÄŸi ve hakkı” karıştığı durumlarda (aynı argüman klonlama konusunda da sıkça kullanılıyor) toplumun ne kadar kolay ikna olabileceÄŸinin bir göstergesi.
Bilimkurgu romanları ve filmlerinde kaba hatlarıyla çokça tartışılmış olan klonlama konusunda halihazırda belli belirsiz bir kamuoyu “oluÅŸturulmuÅŸ” durumda. Åžu anda sürmekte olan tartışmaların bilinen yanlışlara yeniden düşmemesi için birkaç temel olguya açıklık getirmek gerekiyor. Olası yanılgıların en sık rastlananı, klonlanmış bir canlının, (tartışmalara sıkça insan da dahil ediliyor) genin alındığı canlının fizyolojik özellikleri bir yana, kiÅŸilik özellikleri bakımından özdeÅŸi olacağı kanısı.
Kazanılmış özelliklerin kalıtsal yolla taşınabileceği yanılgısı, Philosophie Zooloique (Zoolojinin Felsefesi) adlı ünlü yapıtı 1809 yılında yayınlanmış olan, Fransız zoolog Jean Baptiste Lamarck’a dayanıyor. Lamarck’ın görüşlerinin takipçileri, insanların gözlemlenebilir kişilik özelliklerinin önemli ölçüde kalıtsal nitelik taşıdığını savlayarak, çevresel koşulların gelişim üzerindeki etkilerini neredeyse tamamen yadsıyorlardı. Oysa, genetik, evrim, psikoloji gibi alanların ortaya koyduğu çağdaş ölçütler, kazanılmış karakterlerin kalıtsal nitelik gösteremeyeceğini ortaya koyarak, kişilik oluşumunda çevresel etmenlerin güçlü bir paya sahip olduğunu kanıtlamıştır.

Bu baÄŸlamda, basında da yankı bulan “koyunlar zaten birbirlerine benzerler” esprisinin aslında ciddi bilimsel doÄŸrulara iÅŸaret ettiÄŸinin altını çizmek gerekiyor. Klonlanmış bir koyunun, genetik annesinin genetik ikizi olduÄŸu ölçülerek gösterilebilir bir gerçektir. Oysa, gözlemlenebilir kiÅŸilik özellikleri oldukça kısıtlı olan koyunların birbirlerine benzemeleri kaçınılmazdır. Çok daha karmaşık bir organizma olan insanoÄŸlu, sayısız gözlemlenebilir kiÅŸilik özelliÄŸi sayesinde, genetik ikizinden kolayca ayırt edilebilir.
Tüm bunların ötesinde, klonlanmış bir insanın sadece kiÅŸilik bakımından deÄŸil, fizyolojik ve bedensel özellikleri bakımından da, genetik ikizinden farklı olacağını peÅŸinen kabullenmek gerekiyor. Bir bebeÄŸin biçimsel özelliklerinin ana rahminde geçirdiÄŸi geliÅŸim süreci içerisinde tümüyle DNA’sı tarafından belirlendiÄŸi görüşü yaygın bir yanılgı. DNA molekülü, insan geometrisine dair tüm bilgileri en sadeleÅŸmiÅŸ biçimiyle bile bütünüyle kapsayamayacak kadar küçük. ÇoÄŸu biçimsel özellik, akışkan dinamiÄŸi, organik kimya gibi alanlardaki temel evrensel yasaların kontrolünde meydana geliyor. Bu süreçte de, her zaman için rastlantı ve farklılaÅŸmalara yeterince yer var. Bir genetik ikiz, kuramsal açıdan, eÅŸine en fazla eÅŸ yumurta ikizlerinin birbirlerine benzedikleri kadar benzeyebilir. Uygulamada ise, benzerlik derecesi çok daha düşük olacaktır; aynı rahimde aynı anda geliÅŸmediÄŸi, aynı fiziksel ve kültürel ortamda doÄŸup büyüyemediÄŸi için…

İşin bu boyutunu da göz önünde bulunduran Aldoux Huxley, romanında, Bokanovski Süreci’yle çoÄŸaltılmış bebekleri, yetiÅŸtirme çiftliklerinde psikolojik koÅŸullandırmaya tutma gereÄŸi duymuÅŸtu. Benzer biçimde, 1976’da yazdığı The Boys from Brazil romanında Adolf Hitler’den klonlanan genç Hitler’lerin öyküsünü kurgulayan Ira Levin, klonları, Adolf Hitler’in kiÅŸiliÄŸinin geliÅŸtiÄŸi tüm olaylar zincirinin benzerine tabi tutma gereÄŸini hissetmiÅŸti. Tüm bu “hal çarelerine” raÄŸmen, kopya insanın genetik annesinden çoÄŸu yönden farklı olması kaçınılmaz görünüyor. DiÄŸer tüm koÅŸullar denk olsa bile, kopya birey, aynı zamanda ikizi olan bir anneye sahip olmasından psikolojik bakımdan etkilenecektir. SaÄŸduyumuz bize Hitler’i genlerinin deÄŸil, Weimar Cumhuriyeti sonrası sosyo-ekonomik koÅŸulların ve genç Adolf’un kıstırıldığı maddi ve manevi bunalımların yarattığını öğretiyor.

Tüm bunların ışığında, klonlama konusundaki popüler tartışmaları, tıkanıp kaldıkları, “beklenmedik bir ikize sahip olma” fobisinden kurtarılıp, daha gerçekçi zeminlere çekilmesi gerekiyor. Gen havuzunun (belli bir topluluktaki genetik çeÅŸitlilik) daralması, hayvancılığın geleneksel yapısından koparılıp biyoteknoloji ÅŸirketlerinin güdümüne girmesi, yol açılabilecek genetik bozuklukların kontrolden çıkması, bu alanda çalışan bazı ÅŸirketlerin (söz gelimi PPL’in) tüm tekel karşıtı yasal önlemleri delerek ciddi ekonomik dengesizliklere yol açması gibi akla gelebilecek sayısız somut etik sorununun tartışılması gerekiyor. Yoksa, akademik organlardan dini cemaatlere kadar sayısız grup geliÅŸmeleri “kitaba uydurma” çabasıyla, kısır tartışmalara girebilir. ÖrneÄŸin, Budist bir araÅŸtirmaci, Dolly’nin eski yaÅŸaminda ne gibi bir kabahat iÅŸleyip de bu yaÅŸama klonlanmiÅŸ olarak gelmeyi hak ettigi üzerine kafa yoruyormuÅŸ.
Aslında biyoteknolojik tekelcilik tehdidine, Cesur Yeni Dünya’da Aldous Huxley de iÅŸaret etmiÅŸti: “İç ve Dış Salgı Tröstü alanından hormon ve sütleriyle Fernham Royal’daki büyük fabrikaya hammadde saÄŸlayan ÅŸu binlerce davarın böğürtüsü duyuluyordu…”

İnsanoğlunun temel kaygıları, şimdilik bazı temel koşullarda klonlamayla çelişiyor gibi görülüyor: Bir çiftçi düşünün ki, kendisi için tüm evreni ifade eden kasabasında herkese hayranlıktan parmaklarını ısırtan bir danaya sahip olsun. Bu danayı klonlayıp tüm sürüsünü özdeş yapmayı ister miydi? Büyük olasılıkla biraz düşündükten sonra bundan vazgeçerdi. Danasının biricik oluşu ve genetik çeşitliliği sayesinde bu danaya yaşam veren sürüsünün daha da güzel bir dana doğurması olasılığı çok daha değerli. Ömrü boyunca aynı dananın ikizlerine sahip olmayı kabullenmiş bir çiftçinin komşusu her an elinde daha güzel bir danayı ipinden tutarak getirebilir.

Özgür Kurtuluş
Kaynaklar:
Biospace
Huxley A., Cesur Yeni Dünya, Çev: Gürol E., Güneş Yayinlari, 1989
Nash M. J., “The Age of Cloning”, Time, 10 Mart 1997
Roslin Enstitüsü Basın Bültenleri
Star C., Taggart R., Biology: The Unitiy and Diversity of Life, 1989
Underwood A., “Little Lamb Who Made Thee”, Newsweek, 10 Mart 1997
Wilmut I., Schnieke A. E., McWhir J., Kind A. J., Campbell K. H. S., “Viable Offspring Derived From Fetal and Adult Mammalian Cells”, Nature, 27 Åžubat 1997

3 Yorum var “Klonlama hakkında biraz bilgi..”

  1. selen Yazmış:

    wayyy beee bu kadar da olmas ki abicim yani yaaaaa

  2. necmi Yazmış:

    nureddin

  3. yasemin Yazmış:

    bilgiler iÅŸime yarada teÅŸk.

Sizde Yorumunuzu Yazın

Ama önce siteye Buradan giriş yapın Hala Üye değilseniz Buradan üye olabilirsiniz.