<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>buzlu.org &#187; Felsefe</title>
	<atom:link href="http://www.buzlu.org/kategori/felsefe/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.buzlu.org</link>
	<description>bilgi mi aradın, doğru yerdesin...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Sep 2010 14:51:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Sosyal sınıflar</title>
		<link>http://www.buzlu.org/sosyal-siniflar/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/sosyal-siniflar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2010 14:44:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[burjuva]]></category>
		<category><![CDATA[Demografik]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomist]]></category>
		<category><![CDATA[fakir]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[insanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalist]]></category>
		<category><![CDATA[köyler]]></category>
		<category><![CDATA[kırsal]]></category>
		<category><![CDATA[Marshall yardımları]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal sınıflar]]></category>
		<category><![CDATA[sosyo]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[türkler]]></category>
		<category><![CDATA[zengin]]></category>
		<category><![CDATA[şehir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=4498</guid>
		<description><![CDATA[Sosyal sınıflar adı akındaki bu kitap Türkiye&#8217;nin şu andaki durumun gözler önüne sermektedir. 29 Ekim 1923 tarihinde kurulan yeni Türkiye Cumhuriyetinin Devletinin döneminin kapitalist ekonomi sistemini benimseme arzulan, özellikle 1945&#8242;lı yıllarda ikinci dünya savaşının hüküm sürdüğü sıralarda hız kazanır. Bu hızlanma da dönemin partisi olan Demokrat Partinin liberal görüşlerini temsil edici fikir ve tutundan bunun [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2010/02/sosyal-sınıf.jpg"><img class="size-full wp-image-4499 aligncenter" title="sosyal sınıf" src="http://www.buzlu.org/images/2010/02/sosyal-sınıf.jpg" alt="" width="258" height="294" /></a></p>
<p>Sosyal sınıflar adı akındaki bu kitap Türkiye&#8217;nin şu andaki durumun gözler önüne sermektedir.<br />
29 Ekim 1923 tarihinde kurulan yeni Türkiye Cumhuriyetinin Devletinin döneminin kapitalist ekonomi sistemini benimseme arzulan, özellikle 1945&#8242;lı yıllarda ikinci dünya savaşının hüküm sürdüğü sıralarda hız kazanır.</p>
<p>Bu hızlanma da dönemin partisi olan Demokrat Partinin liberal görüşlerini temsil edici fikir ve tutundan bunun en açık göstergesidir. Öyle ki (Küçük Amerika) yaratma çabaları ve bu çabalar doğrultusunda yapılan görüşmeler, sonrasında döneme damgasını vuran MARSHALL yardımları liberalleşme yoranda uygulanan politikaları oluşturmaktadır.<span id="more-4498"></span></p>
<p>Uzun yıllar boyunca savaştan çıkmış bir milletin ..ekonomik yönden yetersiz olması kaçınılmaz bir durum şüphesiz, rahat bu durum Cumhuriyet döneminin ilk partisi olan CHP tarafından adeta yadsınmış ve mili bir burjuva sınıfı yaratılması hedeflenmiştir.<br />
Bu hedeflemenin doğrultusunda ilk olarak 1923&#8242;te İzmir iktisat Kongresi toplanmıştır; fakat kongrenin sonunda amaçlananın doğrultusunda bir yapılanma görülememiştir. Böyle bu iktisadi sistemin yerine günün koşullan gereğince karma ekonominin daha olacağı kabullenilmiştir.<br />

<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-5730539218345014";
/* 336x280 */
google_ad_slot = "1548689103";
google_ad_width = 336;
google_ad_height = 280;
//-->
</script>
<script type="text/javascript"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script>


<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-5730539218345014";
/* 336x280 */
google_ad_slot = "1548689103";
google_ad_width = 336;
google_ad_height = 280;
//-->
</script>
<script type="text/javascript"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script>

<br />
İkinci dünya savaşı ile daha fazla yerleşmiş olan kapitalist sistem tam anlamıyla benimsenemediği için günün gereklilikleriyle birlikte emperyalizmin ülkemizde hissedilmesine neden olmuştur. Bu sistem içinde sermaye sahipleri olsun, tüketiciler olsun batırmışlardır. Kapitalist sistemin bayatım devam ettirebilmesi ülkeler üzerindeki baskılarını azaltmaması, o ülkenin gelişmişlik oranıyla ilintili olduğundan.eğitimin artması da engellenmiştir.</p>
<p>Sosyal sınıfların evrimi Türkiye&#8217;de kapitalist sistemin ,emperyalizmin günümüzde batı egemenliği akındaki bu gelişimi ekonomik, sosyal, bilimsel ve kültürel unsurlara da bağlı durumdadır, değişim de oluşumda bu çarpıklara bağlı olarak oluşacaktır.</p>
<p><strong>KIR DÜNYASININ EVRİMİ</strong></p>
<p>Şehir ve kırsal kesimdeki uçurumlar ve kopukluklar sosyal yapının değişimine olduğu kadar; sınıflararası farklılıklarda da önemli unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Az gelişmiş ülkelerin ortak sorunu olmakla beraber her ülkede farklı seviyelerde ortaya çıkar. Ülkemizde ise bu en üst seviyededir.</p>
<p>Bu nedenle sömürgesi olduğu Batı ülkelerinin kültürünü gelişme sayarak değişmeye, batılılaşmaya çalışan şehir hayatı 19. yüzyıldan itibaren emperyalist sömürünün halkası haline gelmiştir.<br />
İki farklı sosyal yapı arasındaki çatışma, düşünce ayrılıklarından kaynaklanıyorsa, köyler tamamıyla batılılaşmanın karşısında bir tavır ve tutum izledikleri biline gelmiştir. Yine de meydana gelen değişimlerden pek de etkilenmediği varsayılan köylü kesimi, şehirle devamlı şekilde bağlantı halindedir.</p>
<p>Öyle ki dış ilişkiler bazen köklü değişikliklere neden olmuştur. Hatta yaşayan bu değişimler köylerin yok olmasına ve hatta yeni köylerin kurulmasına bile neden olmuştur. 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin kapitalist ekonomi sistemine doğru açılmasıyla köylerde daha fazla bir parçalanma olmuştur. 1838’de Ticaret Antlaşması imzalanınca kır ekonomisinin üzerinde etkisini göstermeye başladığı yıllar 1840’lı yıllardır; ancak 1950’den sonra göze çarpan bir parçalanma vardır. Bu parçalanmayı kapitalist sisteminin eseri olarak görebiliriz.</p>
<p><strong>DEMOGRAFİK EVRİMİ</strong></p>
<p>Demografik evrimin ailemizde üç şekilde olduğunu söyleyebiliriz. Bu üç olgu, aileye göç dalgası ve ülke dışına olan göç, doğal nüfus artışı, köylerden şehirlere göç şeklinde sıralanabilir. Ülke dışından göç, özellikle 1774 Kırım Savaşı’ndan 1950’li yıllardaki Bulgaristan’da yaşayan Türklerin Türkiye’ye gelinceye kadar olan süreyi kapsamaktadır.</p>
<p>Osmanlı Devleti zamanında göçlerle gelenler devlet tarafından eski topraklara, meralara yerleştirilmiştir. Dışarıdan gelenlere yerel halkın elinde bulunan toprak kadar toprak verilmektedir. Bu şekilde uygulanan politika farklı ırklar arasında eşitlik ilkesine göre bağlı kalındığının bir göstergesidir.</p>
<p><strong>KIRDAN ŞEHİRE GÖÇ</strong></p>
<p>Genel olarak baktığımızda kırdan en büyük kente doğru bir akış olduğunu görmekteyiz. Belirtilen bu sebeplerin dışında kalan askeri bölgelerde bir yığılma ve aşiretlerin, diğer bir etken olarak yer değiştirmesidir. 1965’de Trakya’da askeri birliklerin bu bölgeye yerleşmesinden doğan faktör ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde de aynı geçerli bir sebep teşkil etmektedir. Köyden kente göçlerin dağılımına baktığımızda Türkiye’nin en büyük illerini barındıran Marmara Bölgesi başta gelmektedir. Bu bölgede dışarlıklı nüfusun %34,5’ü bulunmakta, İstanbul’da ise %27,5’i yaşamaktadır. Bunlardan sonra gelen ise Ankara ve ona komşu olan Eskişehir’dir.</p>
<p>Daha sonra ise İzmir ve sınır komşuları, ardından Adana ili ve komşuları olan Hatay ve mersin gelir. Bu dağılımlara baktığınızda genel itibarıyla ülkenin en büyük illeri oldukları görülüyor. Faktör olarak da sanayileşmenin, iş olanaklarının fazlalığı olduğu göze çarpıyor. Bunun yanında bir de hizmet sektörünün yoğun bir şekilde  illerde bulunmasını da görmekteyiz.</p>
<p>Kırdan kente göç olgusunu incelediğimizde temelde demografik evrimin, ekonomik evrim sonucu ortaya çıktığı bilinmektedir. Türkiye’deki var olan göçlerin niteliği şehrin cazibesinden ziyade kırın iticiliğinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Türkiye’de hareketsiz nüfusa sahip yerleşim alanlarının olduğu pek söylenemez, fakat bunun en aza inmediği Ege ve Güney Bölgelerimizdeki örneklerinde rastlamaktayız. Bunun nedenini ise bu bölgelerin tarıma elverişli arazilere sahip olmasında ve küçük yada büyük mülkiyetlere sahip kişilerin teknolojik aletlerin kullanımının yoğunluğundan anlayabilmekteyiz. Oysa Doğu bölgelerimizi incelediğimizde görmekteyiz ki gerek coğrafi koşulların yetersizliği, gerek elverişsiz topraklar ve de gerekse arazinin büyük toprak sahipleri tarafından gasp edilmiş olması, göç etmeyi adeta mecburiyet haline getirmektedir.</p>
<p>Bölgede para ekonomisine geçilmemiş olmasından, eski sosyal yapıların kendilerini korumaları daha da kolaylaşır. Haberleşmenin de az olması ile ülkenin iki tarafında zıt kutupların oluşmasına sebep olu. Orta bölgelerde ise, göçlerin en fazla derecede görülmesi durumu var iken, Güney Doğudaki ise çok az bir kesim değişimden etkilenmemiştir.</p>
<p>SOSYO-EKONOMİK YAPILARIN EVRİMİ</p>
<p>Kapitalist üretimin ülkeye soktuğu çeşitli araçların sonucudur. Bunun sonucu olarak ise sosyo-ekonomik yapılarda çözülme ve değişme olmuştur.<br />
Bu değişim iki şekilde oluşur. Kapitalist sistem öncesi yapıların çözülmesi, değişime uğraması bu zaman içinde kapitalist güçlerin kendi egemenliklerini arttırıp pekiştirmesidir. Bu da kırsal kesimlerde ve aşiretlerde bir yıkıma neden olmuştur.<br />
Kapitalist Öncesi Yapıların Evrimi: Bu daha çok Doğu Anadolu’daki aşiretlerde daha sonra ise uzantısı kapitalist işletmelerle ilgilidir.</p>
<p><strong>DOĞU’NUN EVRİMİ:</strong> Doğu’daki sorunlar etnik bir sorun olan Kürt Sorunu’na bağlıdır. Osmanlı Devleti’nde de aşiretlerin iç yapılarına dokunulmamıştır. Sadece onların reislerine Sancak Beyliği verilerek onların aşiretlerine mensup insanlarla olan ilişkilerine dokunulmamıştır.</p>
<p>18. yüzyılda orta ve Batı Anadolu’da bir çözülme olmasına rağmen Doğu’da ancak 19. yüzyıla kadar herhangi bir değişim olmamıştır.<br />
Bugün bile Doğu-batı arasındaki farkın temelini kopukluk oluşturur. 19. yüzyılda Doğu’daki değişimin temeli aslında Batı’nın isteklerine uymak için Osmanlının yaptığı, geçirdiği değişimin bir sonucudur. Batı’daki feodal yapıları yıktıktan sonra Doğu’ya yönelmiştir. Kavalalı Ahmet Paşa’nın Suriye’den geçerek Doğu’dan ilerlemesi, bu bölgelerdeki feodal güçlerin stratejik önemini vurgular. Bundan yararlanan ise Mehmet Ali Paşa Olmuştur.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin Kürt Beylerine karşı tutumunun değişmesi, Kürt Beylerini yıkan değişim için ortam hazırlar. Bu kez de yerine şeyhler yer alır. Aşiret alt yapısını korumasına rağmen üretim ilişkilerini değiştirmeye başlar. Önceden angarya olarak verilen vergileri daha sonradan ortakçılık olarak değiştirdiler. Bu da toprağın daha fazla sömürülmesine neden oldu. Bölgedeki tütün cinsinin yetiştirilmesi, para ekonomisinin ülkeye girmesine neden olur. Bu da kabile yapılarının çözülmesine neden olur.</p>
<p>İlk başlarda bol ve ucuz emekten yararlanmak için yapıları korunur. Batı’da kapitalist ekonomiyle birlikte Doğu’daki yapılanmanın anlamsız ve imkansız olduğu anlaşılmıştır.1960’lı yıllarda ise çözülme dönemine girmiştir. Doğu’da kapitalizme karşı varlığını sürdürmekte direnen göçebe Kürtlerin, büyük aşiret yapılarıyla büyük tarım mülkleri alanında kendini açığa vurur.</p>
<p>1945’ten sonraya baktığımızda ise bu tabloda bir değişim oluşur. Oluşan boşluk, yaş gruplar tarafından doldurulur. Nüfusta hızla ilerleme göze çarpar. Kişi başına düşen milli gelir ise 1938’dekini bulup üstüne çıkar.</p>
<p>Dışarıdan yapılan doğrudan yada dolaylı destekle köy nüfusunda hızlı bir artış olur. Bu ilerleme olmaksızın nüfusun artışı, büyüme ve hastalıklara karşı yapılan çalışmalarla nüfus artışı, büyüme ve hastalıklara karşı yapılan çalışmalarla nüfus artışı olmuştur. Ölüm oranı düşüp, yaşam standardının artmasından kaynaklanmıştır. 1970’li yıllarda ise işçi göçleriyle nüfusta bir durulma görülmüştür. Bu göçler 1960-1970 tarihleri arasında nüfusun düşmesinde oldukça etkili olmuştur.</p>
<p>Köylerdeki nüfus oranını karşılaştıracak olursak üç ayrı dönem olarak bakmamız gerekiyor. 1945 öncesi, köyden kente göç fazla olmasa da, esas doğan çocukların ölmesi, ülkenin genel nüfus artışının gerisinde kalmasında neden teşkil etmiştir. 1940’la 1945 arasında bu daha da artmıştır.</p>
<p>1950’li yıllara kadar dayanmaktadır. 1950’lerden sonra ise köy nüfus artışının düşmesi artık şehirlere göçlerdendir. Bu görüşler en iyi topraklara arazi sahipleri el koyması, makineleşmesi (üretimin) küçük köylülerin orman ve meraları açarak tarım alanı haline getirmeleri; fakat verimde orantılı olarak düşmüştür. Yayılmasının en son sınırına gelinmesi, buna rağmen köy ekonomisini canlandıracak herhangi bir ıslah yapılmaması ilk önce köy halkının şehre yığılmasına daha sonra ise dış ülkelere göçe neden olmuştur.<br />
Göçün yurt dışından ülkeye yapılması demografik yönden olumlu bir gelişmedir. Azınlıkların yurt dışına göçleri ise olumsuz bir durum oluşturur.</p>
<p>I. Dünya Savaşı sırasında Rum-Ortodoks ahalinin Anadolu’dan kaçışı ya da Yunanistan’daki Türk ahalisiyle mübadelesi kırsal yapılar üzerinde oldukça etki yapmıştır. Doğu’daki Ermenilerin yurttan çıkarılmalarıyla topraklarını da ağalar işgal etmiştir. Savaş bitiminde geri gelip topraklarını istemelerini, bunun korkusuyla köy ağalarını zorunlu mücadeleye katılmaya itmiştir. Köy ağaları bir karaktere bürünmüşlerdir. Bu durum feodal bir yapının oluşturmasında etken bir rol oynadı. Köylü halk ile toprak ağası arasında temel eşitsizliğini gösterdi.</p>
<p>Azınlıkların yurttan çıkışlarıyla ticaret yerli esnafların eline geçti. Böylece yerli esnafların üzerindeki denetiminde, malların elden çıkarılması denetleniyordu.<br />
Genel olarak baktığımızda göçlerle ilgili olan demografik evrim niteliklidir. Bu da demografik ilerlemenin temelinde en önemli olarak nüfus artışı olduğudur.</p>
<p>Türkiye’nin I. Dünya Savaşı sonrasına baktığımızda, on yıllık bir savaştan çıkan bu milletin nüfus yapısı alt üst olmuştur. Belirli yaşlar arasında boşluk oluşturmuştur. Aynı olay I. Dünya Savaşı sırasında göze çarpmaktadır; fakat buna bir de ekonomik buhran da eklenince ölüm oranının artmasına neden olur.</p>
<p><strong>GÖÇEBE AŞİRETLERİN EVRİMİ</strong></p>
<p>Güneydoğu Anadolu’nun en uç kesiminde göçebe olarak yaşayan, yok olmuş bir kültürün devamını yaşatmaya çalışan bir kesim vardır. 1945’li yıllardaki büyük sıçrama Doğu bölgelerde diğer bölgelerle nazaran daha fazlasıydı. Bu da meraların, otlakların tarım arazisine çevrilmesine paralel olarak da arazi kiralarının artmasına, devlet ve yerleşik halk tarafından sömürülmesine neden olmuştur.</p>
<p>Bu sıkıntılar yüzünden kabileler giderek erimiş ve yok olmuşlardır. Onların yerine (Rumo) denilen yerleşim alanları oluşmuştur. Aşiret Reisleri ise göçebe olarak hayatlarını devam ettiren topluluklara otlak kiralamıştır. Bu paraları toplayarak toprak sahibine iletir. Bu göçebe yaşam er ya da geç bitecektir.<br />
<strong><br />
DOĞU’DAKİ BÜYÜK TARIM MÜLKLERİN EVRİMİ</strong></p>
<p>Doğu’daki evrim toprağa dayalı olduğu için bunun temelinde feodal-kabileci geçmişinde bulmak gerekir. Bu yapılarda ülkenin sosyo-ekonomik yapısının değişimine sebep olmuşlardır. Eski yapıların, bölgedeki sosyo-ekonomik, hayatın hızlı evrimine rağmen, her şeyi elinde bulundurma iddiası vardır.</p>
<p>Kapitalist sistem, makineleşmiş tarım içinde köylüleri tarım proletaryası olarak kullanmıştır. İşsizlik yüzünden eskiden bağlı oldukları toprak ağalarından kurtulurlar. Bu kez de kaçınılmaz olarak kendilerin sınıf çatışmaları içinde bulurlar. Bunun sonunda emperyalist sömürünün Doğu Anadolu’daki en son kademede olunca, ters yönde Doğuyla  Batı uluslar arası emperyalizm arasındaki ilişkilere yansır.</p>
<p><strong>KAPİTALİST ALANDA EVRİM</strong><br />
Kapitalist sistemin oluşturduğu, ortaya çıkmış olan egemen sınıfta üretici arasındaki ilişkiyi engellemez. Tersine yeni bir sosyo-ekonomik yapıların oluşmasını kolaylaştırır. Kapitalist yapılar kendi içinde zamanla değişik şekillere bürünerek kendine yeterli mal ekonomisin yerini alır.</p>
<p>Bu sistem içinde üreticilerle tüccar arasında keskin çıkar karşıtlığı himayeci ilişkiler ardına gizlenmiştir. Ürününü satabileceği en yakın yerde kasabadaki dükkan sahibi onun dış dünyayla ilişkisi olmakla kılınmayıp devletin hemen hemen hiçbir şekilde sağlamadığı sosyal yardım mekanizmasının da tüccar sağlamaktadır.</p>
<p><strong>KÜÇÜK MÜLKİYETE DAYALI KÖYLER</strong></p>
<p>Yerleşim alanında yaşayanların hepsinin küçük mülkiyetleri olan egemen bir kesimin olmadığı köylerdir. Önceden kırsal kesimin yerleşme yeri coğrafi koşullara dayanılarak oluşan daha sonraları bu faktörler değişmiş; şehre uzaklık, dış pazara açılan şartlarda belirlenmeye bağlanmıştır. Bu köydeki üretimin ürün fazlalığı ise toprağın niteliğine – niceliğine bağlıdır.</p>
<p>Makineleşmiş dönemin ortakçılarıyla – makineleşmemiş dönemin ücretli emekçileri büyük işgücüne ihtiyaç olan yerlerde yada şehirlerde çalışan gezgin emekçileri oluşturur. Bunlarda şehir proleteryasını -lumpen proloteryasını oluşturur. Evrimin bu denli hızlanması köyde de siyasallaşmayı ortaya çıkartır. Bunun da önüne geçemeyerek 1961 Anayasasında köylülerin siyasetle uğraşmaması gerektiğini ifade etmişlerdir. Fakat köydeki halk göçlerle birlikte kasabalarda şehirlerde siyasetle uğraşmaya devam etmiştir. Emekçi sınıf burjuvaziyle olan kişisel ilişkileri arasında boğulup kalmışlardır.</p>
<p><strong>BÜYÜK TOPRAK MÜLKİYETİNE DAYALI KÖYLER</strong><br />
Doğu ve Batı arasında büyük mülkiyetlerde farklılık vardır. Batı Anadolu’daki büyük mülkiyetler kapitalist üretim amaçlı mal üretmektedir. Çalışan kesime iş göçüne bakarsak benzer özellik kaydetmesi, emekçi kesim olması aynı kefeye koymamıza yetmez. Bu iki toplumun değişimleri de farklı şekilde gelişir. Batı daha önce kapitalist güçlerin ülkeye girmesi 1774’de antlaşmayla başlarken Doğu’da 19. yüzyıla kadar herhangi bir değişim yoktur. Koşullar ve bu koşulların sonuçları da farklı olmuştur.</p>
<p>19. yüzyıl sonlarına doğru başlayan makineleşme 1920-1930 yılları arasında duraksama (ekonomik buhrandan) olur. Bu durum farklı şekillerde açığa vurur. Tarım mülkiyetinin yeniden oluşmasına göçlerin başlamasına neden olur.<br />
Doğudaki eski sosyal yapı tüketim ihtiyaçlarına yönelik değişimini izlemez. Bu insanların kendi ürettikleri kendilerine yetmekteydi. Osmanlı’da bunun iç yapısına dokunmamıştır. Bir çok kişi yerine tek kişiyle uğraşmanın daha basit olması, bunun yanı sıra ucuz emek ve mal alınması Doğu’daki gelişimin olmasına zaman kaybettirmiş, Batı’daki kapitalist sistemin pekişmesi sayesinde Osmanlı böyle gitmeyeceğini anlayarak toprak ağaları üzerindeki tutumlarını değiştirmiştir.</p>
<p>Bu toprak ağalarının yerine şeyhlerin geçmesi onların yüzünden istemeyerek de olsa para ekonomisinin bölgeye girmesi, toplumun zanaatlar üzerine çalışmaları evrim sürecini arttırmıştır. Günümüzde bile hala bazı bölgelerde etkilerini sürdürmektedirler. Batıda daha erken bir geçiş olduğundan günümüzde güçlü toprak sahipleri yoktur. Hatta devlet küçülen arazileri büyütmek, tekelleştirmek için çalışma yürütmektedir. Çünkü toprakların miras olarak dağıtımından gittikçe araziler küçülmekte ve verim düşmektedir.</p>
<p>E<strong>mperyalist Sömürünün Kademeleri </strong></p>
<p>Ülkemizdeki sömürü iki büyük sınıfın ticari ve mali büyük burjuvazisiyle köylerdeki büyük toprak sahibi tarım burjuvazisi arasında kurulmuştur. Bu düzen cumhuriyetin kurulduğu dönemde ortaya çıkmıştır. Şehir burjuvazisi oluşturma çalışmaları ilk yıllarda başlamıştır. Devlette destek vermiştir. Daha sonra II. Dünya Savaşı sırasında bu denge bozulur gibi olsa da 1950 yıllarda kabul edilen dereceli seçme  sistemi ile yeniden sağlanmıştır.</p>
<p>Prekapitalist alanın ülke genelinde yetersizliği ve güçsüzlüğünde beraberinde getiren bu siyasal yetersizlik Doğu’nun Batı tarafından sömürülmesine neden olmuştur. 1950 yılından sonra hızla artan kapitalist ilişkilerle Doğu-Batı arasında uçurumlar oluşturmuştur.</p>
<p>Doğu Anadolu’daki egemen sınıfın izlediği yol, onu emperyalizmin en büyük yararı sağlaması uğruna Batı’nın büyük burjuvazisiyle sıkı bir işbirliğine götürür. Doğu Anadolu’nun egemen sınıfı tarafından sömürülmesini engelleyecek biçimde kurmaktadır.</p>
<p>Doğu Anadolu’daki kapitalist ilişkilerin hızla evrimleşmesi buranın egemen sınıfının, önder olma niteliklerinden soyutlayarak ülkenin egemen sınıfı içinde eritir. Doğu Anadolu’daki halkın tepkisi sömürücülerin tamamına karşı yönelir.</p>
<p><strong>KIRLARDA SOSYAL SINIFLAR</strong></p>
<p>Sonuç olarak bakıldığında kapitalist ilişkilerin, para ekonomisinin köylere girmesiyle bunların sosyal ekonomik yapılarında dejenere oluşturmaktadır. Hayat şartlarını da alt üst eder. Bunun yanında ise çelişkiler su yüzüne çıkar. Siyasal olarak olsun dini gericilik sömürü ortadan kalkar. Halkta bilinçlenme oluşur. Bu da mevcut olan yapıların değişmelerine yönelik en önemli güç olarak karşımıza çıkar.</p>
<p>Toprağın ilk kez ele geçirilmesi 19. yüz yılda başlar. Esas olarak Hıristiyan azınlıkların topraklarının işgaliyle tamamlanır. Bu işgal önce fiilen sonra medeni bununla yasal olarak gerçekleşir. 1950’de başlayan tarım politikasıyla başlayıp 10 yıl içinde tamamlanmıştır. Bu gelişmeler büyük tarım burjuvasını işini tarım araçları konusunda yatırım yapmaya yöneltmiştir. Böylece şehir burjuvazisini ortadan kaldırmak artık değerin tümünü kendi elinde tutmak ister.</p>
<p><strong>1970 Öncesi Şehir Çevresinin Evrimi</strong></p>
<p>Şehirlerin evrimi bulundukları yerlerin konumlarına göre değişir. Maden şehri, Başkent, Liman Şehri, örnek; İstanbul’un evrimi ise sanayileşmesi iki kıtayı bağlayan konumda olması tarihi bir üstünlük olması gibi faktörlerle şehirlerin değişimi evrimi gerçekleştirir. Bu şehirler emperyalist sömürünün Türkiye’deki uçları ve çıkış noktalarıdır. Türkiye’deki şehir ağı kademeleşmenin büyük merkezlerinden sonra bölgesel şehir merkezleri daha sonra ise mahalli pazarlar gelir. Bu halka içerisine küçük merkezleriyle Pazar – kasaba niteliğindeki ilçe merkezleri de girer.</p>
<p><strong>Ekonomik Yapıların Evrimi</strong></p>
<p>Şehirlerdeki kademeleşme işlenmiş hammaddelerin dağıtımı bir yanda ise tarım kesiminden gelen hammaddelerin bir araya toparlanmasını sağlayan bir ağ olarak belirlenir. Emperyalizmin ürettiği malların karşısına o, Batı kültürünün taşıyıcısı olarak belirlenen her nesneyi tehlikeli sayan ve peşinen mahkum eden bir başka ideolojiye dikilir.<br />
İşte bu gözle görüldüğü içindir ki matbaada basılan kitabında tutun da makinesine kadar lanetlenir. Kır kesiminde üretilen zenginliklerin büyük şehir burjuvasıyla şehirlerde kullanılması Türkiye’de Şehir imgesini belirler.</p>
<p><strong>DEMOGRAFİK YAPILARIN EVRİMİ</strong><br />
1950’den sonra uygulanan tarım politikası ile köylerden gelen güçlü göç eğilimiyle şehirlerin emme gücü çelişkilerini yaratmıştı. Şehirde görülen sanayileşme köylerdeki makineleşmeden sonra geliyordu. Böylece şehirler yetersiz geliyordu. Köylerden şehirlere göçen insanların lumpen proletaryası sıkıştırmakta ve onlardan kapak bir şekilde yaşamaktadır. Buna istihdam alanında “gizli işsizlik” veya “Belirsiz işler Kategorisi” diye önümüze çıkmıştır.</p>
<p><strong>BÜYÜK BURJUVAZİ</strong><br />
İkinci Dünya Savaşından sonra dış sermayenin ülkeye girmesiyle emperyalist ülkelere açılma böyle olmuştur ve bu tarihten itibaren ülkeyi daha iyi sömürmek için sermaye ve teçhizat verir. Kurulu yeni alanlarda yerli burjuvazi ise araç olarak görülür. Bu ona daha fazla para kazanma yolunu açmış olur. Buna örnek Marshall yardımlarını verebiliriz. Sözde verilen yardımla tarım yoluyla kalkınma olacaktı. Tarım arazisinin gelişip ilerleyecek, böylece yerli burjuvazi güçlenecekti.</p>
<p>1960’a kadar böyle sürmüş ve hükümet darbesiyle sonuçlanmıştır. Arkasına askeri kesimi de alan şehir burjuvazisi ekonomik buhranı, ithalat ve ihracatın durgunluğunu sonuçlandırmıştır. 1950 – 60 yılları arasında yapılan ithalat kısıtlamaları, büyük burjuvazinin zenginleşmesini sağlarken ortada büyük bir dengesizlik oluşturmuştur. Bu darlık ülkenin borçlarını ödemede de güçlük sağlamıştır. Yapılan sermaye birikimiyle toplanan paraları yerli burjuvanın oluşturması.</p>
<p>Burjuva sınıfının borçlanma mekanizmaları sayesinde dış sermayeye bağlanması, tarım iş gücünün fazlasının göçü, iş gücü yarattıktan sonra emperyalizm büyük burjuvaziyi sanayi yatırımları yöneltmeye başlar.</p>
<p>İlkel bir şekilde yapılan sömürüyü daha üst seviyelere taşımak için sanayileşmede artık ilkel sömürüden uzaklaşıp sınırlı tüketimle, harcamayla yüksek karlar elde etmektir. Suni ürünler, mal darlığı ve tekel durumu yaratmaktır. En az yatırımla en fazla kar sağlamaya elverişli usullere yönelmekteydi.<br />
Sonuç olarak diyebiliriz ki; şehir büyük burjuvaziyle büyük arazi sahiplerinin arasındaki karşıtlık siyasal rejimin evrimini belirleyen karşıtlıktır.</p>
<p><strong>KÜÇÜK BURJUVAZİ</strong><br />
Bu tabakanın başlıca niteliği her zaman her yerde alışkanlığıdır. Bir yandan işçi sınıfını çoğaltırken diğer yandan zirveye üst kesime tırmanmaya çalışan kesim oluşturur.<br />
Bu kategorinin en alt kademeleri bir yandan üstü başı ve evsaflı işçiler aracılığıyla proleteryaya, öte yandan kamu görevlilerinin en alt basamağını proleteryaya karışır. Üst kademelerinde ise sahici burjuva çevrelerine ulaşmak için devlet memurluğu hiyerarşisi ile sanayi ve hizmet sektörlerindeki kadrolar hiyerarşi basamak olarak kullanılır.<br />
Demek oluyor ki bütünü içinde küçük burjuvazi birbirinden farklı iki unsurlu ortaya çıkmaktadır.<br />
<strong><br />
ŞEHİR PROLETERYASI</strong><br />
Sayıca ifadesi en güç olan sınıftır. Türkiye’de proletaryanın evrimi sanayi sektörünün yapısına da bağlı durumdadır. Yani bu sektörün çeşitli alanlara dağılımı kadar işletme büyüklükleri de söz konusudur. İkinci Dünya Savaşı öncesinin sanayileşme yapılarına bağlı bu olgular, bu yapılarla birlikte evrimleşmeye uğrarlar.</p>
<p>Böylece önce devletin “işveren” olarak etkinliği elden bırakması 1950 – 60’lı yıllarda özel teşebbüse dayalı, ikinci sanayileşme dalgası proletarya içinde imtiyazlı bir kesim oluşması hayalini silip yok ederken, sermayelerinin sanayi sektörüne yönelmesi sonucu doğan rekabet de işçinin durumunun da, kişisel düzeyde bir değişmeyi gitgide umulur olmaktan çıkar.</p>
<p>Emperyalizmin 1960’dan sonraki yıllar boyunca Türkiye’de verdiği aşamanın belli başlı özelliklerinden biri kendi yararına çalışmamasıdır. Evrim özellikle İstanbul’la ilgili olarak son derece açık seçiktir. Bu şehir Avrupa’ya giden işçi kafilerinin çoğunluğu meydana getirmek gibi imtiyazlı bir durumdan başka, Avrupa emek borsasına doğru yola çıkan köylü unsurların zorunlu olarak yerini alma özelliğini de kaydetmiştir. Böylece büyük şehirde daha önce yerleşmiş işçi kitleleriyle köylerden şehirlere doğru akan emekçi kitleler arasındaki karşıtlık aşılma yoluna girer ve bu süreçle risk işçi sınıfı hem nicelik, hem de nitelik olarak güçlenip pekişir.</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
<p style="text-align: center;"><script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-5730539218345014";
/* 336x280, oluşturulma 07.02.2010 */
google_ad_slot = "3279678681";
google_ad_width = 336;
google_ad_height = 280;
//-->
</script>
<script type="text/javascript"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/sosyal-siniflar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Georg Lukacs kimdir</title>
		<link>http://www.buzlu.org/georg-lukacs-kimdir/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/georg-lukacs-kimdir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 18:16:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[akım]]></category>
		<category><![CDATA[biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[düşünceleri]]></category>
		<category><![CDATA[doğumu]]></category>
		<category><![CDATA[eserleri]]></category>
		<category><![CDATA[filozof]]></category>
		<category><![CDATA[Georg Lukacs]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[nereli]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=4138</guid>
		<description><![CDATA[Georg Lukács, 13 Nisan 1885&#8242;te Budapeşte&#8217;de doğdu; 4 Haziran 1971&#8242;de aynı yerde öldü. Lukacs, Batı Marksizminin ünlü isimlerinden Macar Marksist filozof ve edebiyat bilimcisidir. Marksizmi Hegelci anlamda yeniden degerlendirmiş ve geliştirmiştir. Ernst Bloch, Antonio Gramsci, Karl Korsch ile birlikte Lukacs, 20.yüzyılın ilk yarısında, Marksist felsefe ve Marksist teorinin yeniden oluşturulmasında en önemli isimlerden biri olmuştur. [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2009/09/Georg-Lukacs.jpg"><img class="size-full wp-image-4139 aligncenter" title="Georg Lukacs" src="http://www.buzlu.org/images/2009/09/Georg-Lukacs.jpg" alt="Georg Lukacs" width="100" height="125" /></a></p>
<p>Georg Lukács, 13 Nisan 1885&#8242;te Budapeşte&#8217;de doğdu; 4 Haziran 1971&#8242;de aynı yerde öldü. Lukacs, Batı Marksizminin ünlü isimlerinden Macar Marksist filozof ve edebiyat bilimcisidir. Marksizmi Hegelci anlamda yeniden degerlendirmiş ve geliştirmiştir. Ernst Bloch, Antonio Gramsci, Karl Korsch ile birlikte Lukacs, 20.yüzyılın ilk yarısında, Marksist felsefe ve Marksist teorinin yeniden oluşturulmasında en önemli isimlerden biri olmuştur.</p>
<p>Lukacs belirgin bir şekilde Ortodoks Marksizm savunusu yapar, ancak metinleri bu anlamdaki Marksizm anlayışının her zaman sınırlarını aşmıştır. Özellikle Marksist sınıf kuramını ve bu kuramın bilinç ile ilgili yönünü geliştirmiş, sınıf bilinci teorisi ile her zaman konuşulan bir isim olmuştur. Bu konu İdeoloji teorisi bağlamında her zaman önemli bir alan olmuştur. Yabancılaşma ve meta fetişizmi konuları da Lukacs&#8217;ın özellikle belirli bir dönem esas konuları durumundadır. Öte yandan Lukacs bir edebiyat bilimcisi ve eleştirmenidir. Bu noktada etkili olacak ölcütler ve kavramlar geliştirmiştir.<span id="more-4138"></span><br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
<strong>Yaşamı ve Politik süreci </strong></p>
<p>Lukacs, varlıklı bir Yahudi ailesinden gelmektedir. Budapeşte Üniversitesi’nde hukuk ve felsefe eğitimini tamamladı. İlk yazıları tiyatro üzerine eleştiri yazılarıdır. Nyugat adlı bir dergide yazılarını yayınladı. 1910&#8242;da kendisini eleştirmen olarak ünlendirecek olan Ruh ve Biçimler adlı çalışmasını yayımlandı.</p>
<p>1910-1914 arasında Berlin ve Heidelberg üniversitelerinde Yeni-Kantçı felsefecilerden Simmel Windelband ve Rickert’in derslerinin izleyicisi oldu. Max Weber ve Ernst Bloch gibi düşünürlerle yakınlık kurduğu bilinmektedir. Kendisinde Hegel etkisi belirginleşmeye başladı. Roman Kuramı adlı çalışmasını, bu etkinin görüldüğü bir kitap olarak 1916’da yazdı. Giderek sanatta bicimin gelişmesini sınıf mücadelsi tarihine bağlayan edebiyat kuramının temellerini oluşturdu.</p>
<p>Daha sonraki yıllarda Lukacs&#8217;ın Marksizmi benimsemeye başladığı ve 1918’den itibaren Macaristan Komünist Partisi’ne girdiği bilinmektedir. 1919’da Bela Kun’un önderliğinde kurulan kısa süreli Sovyet Macaristan Cumhuriyeti’nde kültür ve eğitim komiserliğini üstlendi.Marksizmin kuramsal meseleri üzerine önemli metinler üretti.</p>
<p>Bu metinler zaman zaman Ortodoks Marksizmden tepkiler aldı ve Lukacs kimi zaman görüşlerinden vazgeçmek zorunda kaldı. Özellikle politik tezleri birçok kez sapma olarak değerlendirildi. Tarih ve Sınıf Bilinci adlı yapıtını 1923&#8242;te yayımladı ve burada Marksist tarih felsefesi alanındaki özgün görüşlerini geliştirdi. Bir tür Marksist ideoloji teorisinin açılımlarını ve yabancılaşma kavramının değerlendirmesini yapmaya çalıştı. Burada Hegelci anlamda bir Marksizm değerlendirilmesi ve Hegel üzerinden Markzimin yeniden geliştirilmesi çabası görülür.</p>
<p>Blum takma adıyla yazılar yazdığı ve Blum Tezleri olarak bilinen fikirlerin ona ait olduğu bilinmektedir.Ancak bu Tezler Komintern tarafından reddedildi ve ideolojik olarak yadsındı. O sıra sosyalist düsüncede egemen olan sanat fikri gereğince, edebiyatta toplumcu gerçekcilik denilen bir düşünce egemendi. Bu sürec boyunca yalnızca politik fikirleri değil, geliştirdigi estetik anlayışı da burjuva etkisinde kalmış olarak değerlendirildi. Sonradan Marksist edebiyat anlayışının temel yapıtlarından sayılan kitapları, özellikle roman türü ve 19. yüzyılın gerçekçi romanları üzerinedir:</p>
<p>* Gerçekçilik Üzerine Denemeler,1948 yılında<br />
* Dünya Edebiyatında Rus Gerçekciliği, 1952 yılında<br />
* 19.yüzyıl Alman Gerçekçileri, yine aynı yıl yayımlandı.</p>
<p>Bunlar sözkonusu gerçekçi roman anlayışının ürünleri olarak ortaya çıktı. Bunların yanı sira ve devamında Lukacs, hem Estetik üzerine Marksizm açısından temel sayılabilecek metinleri üretti, hem de Hegel, Geothe ve Thomas Mann gibi isimler üzerine çalışmalar ortaya koydu.</p>
<p>Sosyalist yönetimin yıkılmasının ardından Viyana’ya gitti. On yıl kaldığı Viyana’da Kommunismus dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı, aynı zamanda Macaristan yeraltı hareketiyle ilişkisini sürdürdü.</p>
<p>1929-1933 arasında Berlin’de yaşadı. Daha sonra çalışmalarını Felsefe Enstitüsü’nde sürdürmek amacıyla yeniden Moskova’ya gitti. 1945’te Macaristan’a dönerek parlamento üyesi ve Budapeşte Üniversitesi’nde estetik ve kültür felsefesi profesörü oldu. 1956’da kültür bakanıydı ve Macar Ayaklamnası’nın önemli kişilerinden biriydi. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra tutuklanarak Romanya’ya sürüldü. 1957’de Budapeşte’ye dönmesine izin verildi, ancak önceki konum ve mevkilerden yalıtılmış olarak.</p>
<p>Bu dönemden itibaren bütün zamanını felsefe ve eleştiri alanındaki çalışmalarına ayırmaya başladı. Lukács, döneminin siyasal atmosferi içinde sık sık eleştirilere uğramış ve görüşlerini reddetmek zorunda kalmıştır. Ancak buna rağmen günümüzde Marksist felsefe ve estetik kuramını en önemli adlarından biri kabul edilir. Bunun yanı sıra Marxizm konusunda da pek çok güncel teorik tartışma Lukacs&#8217;a bağlanacak sekilde önemli metinlerin sahibidir. Lukacs&#8217;ın 30 dan fazla kitabı ve yüzlerce deneme notları bulunduğu bilinmektedir.<br />
<strong>Lukács&#8217;in düşüncesi </strong></p>
<p>Lukacs, Tarih ve Sınıf bilinci adlı ünlü kitabında Marksizmi kavrayışını ve geliştirme yönünü ortaya koyar. Burada Bütünsellik, Dolayım, Sınıf bilinci, Şeyleşme, Devrimci özne türünde kavram ve kategorileri şekillendirir. Temel yaklaşımı özne-nesne özdeşliği üzerine kuruludur, ve aynı zamanda teori-pratik birliği olarak belirgindir.</p>
<p>Daha sonra Lukacs burada ortaya koyduğu kimi kavram ve perpektifleri yadsıyacaktir ya da değiştirecektir, ancak buna rağmen Lukacs&#8217;ın çalışması hem Marksizm içinde (özellikle Batı Marksizminde ) hem de Marksizm dışında (özellikle İdeoloji teorisi ve yabancılaşma tartışmalarında) etkili olmuştur.</p>
<p>Lukacs&#8217;da tüm düşünsel gelişim aşamalarında özne&#8217;ye ve pratik&#8217;e yapılan vurgu görülür. Hegel üzerinden Marksizmi yeniden degerlendirmeye çalışması da bir anlamda bu teori-pratik birliği ve bunun temeli olarak özne-nesne özdeşliğinin Hegel&#8217;de mevcut olması dolayısıyladır. Lukacs, Marks aracılığıyla Hegel&#8217;in tarih teorisini materyalist bir konuma sokmaya çalışır. Lukacs&#8217;ın teleolojik olmayan bir tarih anlayışını, özne kavramından vazgeçmeksizin kurmaya çalıştığını söylemek yanlış olmaz.</p>
<p>Tarih ve Sınıf bilinci&#8217;den sonra Lukacs, özellikle Marks&#8217;ın ekonomi politik eleştirisine odaklanır ve bunun üzerinden düşünmeye başlar. Özne-nesne özdeşliği konusundaki fikirlerini, 1960 larda bu kitaba yazdığı yeni bir önsezde yadsır, aşırı öznelcilik eğilimi gösterdiğini dile getirir. Temel argümanlarını öznel düşünmenin etkisinde olarak görür. Lukacs&#8217;ın daha materyalist ve nesnel bir düşünce yöneliminde olduğunu belirtilmektedir, ki 2000 sayfa cıvarında olmasına rağmen tamamlayamadığı kitabı Toplumsal Varlığın Ontolojisi adlı çalışması bu yönelimin bir işareti olarak değerlendirilir. Bu değişme ve özeleştirilerle birlikte, yine de özne&#8217;den vazgeçmeksizin bir teleolojik olmayan tarih düşüncesine ulaşmak çabasının, Lukacs&#8217;ın Marksizm-içi arayışının ana meselesi olduğunu belirtmek gerekir.<br />
<strong>Şeyleşme ve Sınıf Bilinci </strong></p>
<p>Lukacs&#8217;a göre, kapitalizmle birlikte, dünya tarihinde ilk kez, toplumsal yaşamı bütünü ya da bütünlüğü içinde, kendi amaçlı faaliyetinin nesnesi haline getirebilecek bir özne ortaya çıkmıştır. Bu özne proletaryadır ve bunu mümkün kılan, nesnel dünyanın, yani kapitalizmin yapısal nitelikleridir. Kapitalizm, genelleşmiş meta üretimi düzenidir ve Meta üretimi şeyleşmeye (reifıcation) yol açar, bu şeyleşme nesnel ve öznel yönleri olan bir şeyleşmedir. Kapitalist pazarın yasaları bu sürecin nesnel yönünü oluşturur. Emek bu sürecte salt bir nicelik konusu haline gelir, insan emeği rasyonelleştirilir.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Bu sürece, insanın kendi emeğine yabancılaşmasının eklenmesiyle, şeyleşmenin öznel boyutu ortaya çıkmış olur. Lukacs böylece, insan etkinliğinin, insandan bağımsızlaşarak kendi yolunda giden bir metaya dönüştüğünü belirtir. Üretimin ve ürünün organik birliğinin bu dağılmasının sonucu, insan düşüncesinin, toplumsal bilinçin parçalanmasıdır. Bu parçalanmanin sonucunda da bütünsel bakış olanaksızlaşır. Lukacs&#8217;a göre, mevcut ihtisaslaşma durumu, burjuva bilimlerinin bu parcalanmışlığın ürünleri olması dolayısıyladır. Bu şeyleşmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak özne- nesne kopukluğu gündeme gelmektedir Lukacs&#8217;a göre. Bu da teori ile pratik arasındaki bağların kopmasını getirir beraberinde. Böylece düşünce değiştiricilik niteliklerinden vazgeçer ve salt bir gözlemci konumuna itilir.</p>
<p>Lukacs tespit ettiği bu sorunlar kümesinin çözümünü Hegel&#8217;de aramaya girişir. Ona göre Hegel, özne-nesne özdeşliğini, teori-pratik birliğini kuran kişidir. Hegel&#8217;de özne, hem tarihin yapıcısı hem de tarih tarafından yapılan bir şeydir.Marx&#8217;ın özellikle başlangıç yapıtlarında bu görüşün belirgin bir yorumu vardır. Hegel burada tarihin öznesiyle nesnesini özdeş kılmaktadır ve bu Lukacas&#8217;a göre, toplumsal-tarihsel gerçekliği anlamanın tek yoludur. Özne, kendisini tarihin bir ürünü olarak görürken tarihi de kendi eylemi olarak görmelidir. Hegel&#8217;in öznesi bilindiği gibi Tin&#8217;dir. Lukacs bu noktadan itibaren Hegel&#8217;in aşılması ve onun teorisinin Marsist materyalist bir temelde degerlendirilmesine yönelmek ister.</p>
<p>Lukacs&#8217;a göre Marx&#8217;ın analiz ettiği kapitalist toplumsal yapı ve bu yapı içindeki işçi sınıfının konumu, Hegel&#8217;in tezini gerçek değerine kavuşturacak bir gelişmedir.İşçi sınıfının nesnel konumu tarihsel özne konumunun gerçekleştirilmesini olanaklı kılmaktadır. Elbette proletarya da şeyleşmenin hüküm sürdüğü dünyada yaşamaktadır ancak buna rağmen, o içinde bulunduğu koşulları bütünlüğü içinde görebilir.</p>
<p>Lukacs, bunun nasıl olabilidiğini tamamen açıklamaz, ancak bir şekilde işçi sınıfı dolaysız varoluşunu görebileceğini, yani gerçek varlığının olgular düzeyinde görünen yanının ötesinde gercekliğin bilgisine ulaşabileceğini varsayar. Öyleki bu durum, bizzat işçi sınıfının yaşadığı koşulların zorunlu bir sonucudur adeta. Bu koşullar, bir şekilde, işçi sınıfına bu dolaysız varoluşu aşmasını buyurur. İşçi sınıfı, bu bilince ulaşmasını mümkün kılan özgül dolayim kategorilerine de sahiptir.</p>
<p>Bilinç durumları böylece, sınıf konumları üzerinden kapitalist toplumsal yapının maddi gerğekligine götürülmüş ve Hegel&#8217;in idealist teorisi maddileştirilmiş olunur. Bu toplumsal süreç, genel olarak Bütünselik&#8217;in yitirilmesini getirirken beraberinde de, işçi sınıfı açısından Bütünsellik&#8217;in kavranabilme olanağını getirir. İşçi, emek gücünü satmak konumunda olduğundan dolayı, içinde bulunduğu yabancılaşmayı algılayabilecek ve kendi öznelliği ile nesnelliği arasındaki kopukluğun bilincine ulaşabilecek noktadadır Lukacs&#8217;a göre.</p>
<p>Bu noktada Lukacs&#8217;ın sınıf bilinci değerlendirmesine gelinebilir.Söylendiği gibi, proletarya kendini içinde bulduğu olumsuz koşullar icinde, bu koşulların olumsuzluğu ile ilintili olarak bütünsel bir bakış açısına sahip olma olanağı elde eder. İşte Lukacs&#8217;ın işçi sınıfına atfettiği devrimci bilinçin temeli bu olanaktır. Bu sınıf, toplumsalın bütünselliğini değiştirmeye yönelik pratiğin bilgisine sahiptir çünkü. Bu söylenenler bir bakıma Lukacs&#8217;ın &#8220;sınıf bilinci&#8221; anlayışının temel ögelerini vermektedir. Tarih ve Sınıf Bilinci adlı kitabinda Lukacs, Sınıf bilinci fikrini bu eksende şekillendirir.</p>
<p>Sınıf bilinci, tek tek bireylerin taşıdıkları bilincin bir toplamı degil, Lukacs&#8217;a göre sınıfın üretimdeki yerinden kaynaklanan ya da bu yere göre belirlenen bir bilinçtir. Lukacs burada &#8220;atfedilen bilinç&#8221; şeklinde bir tanımlama yapar. Üretimdeki konumu işçi sınıfına bütünsel gercekligi görmek anlamında sınıf bilinci atfettirme olanağı sağlar. Bu bilinç, hem proleteryanın nesnel koşullarının ürünüdür hem de onun çıkarlarına uygundur. Bu nesnel konum, özne-nesne özdeşliğini ve bunun devamında teori-pratik birliğini beraberinde getirir.</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/georg-lukacs-kimdir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sivil itaatsizlik nedir?</title>
		<link>http://www.buzlu.org/sivil-itaatsizlik-nedir/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/sivil-itaatsizlik-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 16:23:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Civil disobedience]]></category>
		<category><![CDATA[eylem]]></category>
		<category><![CDATA[haraket]]></category>
		<category><![CDATA[Henry David]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Neden,Niçin,Nasıl]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil itaatsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=4135</guid>
		<description><![CDATA[Sivil itaatsizlik, fikir babalığını Amerikalı yazar Henry David Thoreau&#8217;nun yaptığı aktivizm yöntemidir. Sivil İtaatsizlik adlı makalesi kavramın çıkış noktasıdır. Mahatma Gandhi, Rosa Parks ve Paul Lafargue&#8217;nin farklı bakış açıları ve farklı siyasi perspektiflerle dile getirdikleri sivil itaatsizlik ya da pasif direniş; &#8220;yönetim siyasetinin ya da yasaların değişmesini isteyen, aleni, şiddetsiz, vicdani, fakat aynı zamanda siyasi [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2009/09/Sivil-itaatsizlik.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-4136" title="Sivil itaatsizlik" src="http://www.buzlu.org/images/2009/09/Sivil-itaatsizlik.jpg" alt="Sivil itaatsizlik" width="200" height="200" /></a></p>
<p>Sivil itaatsizlik, fikir babalığını Amerikalı yazar Henry David Thoreau&#8217;nun yaptığı aktivizm yöntemidir. Sivil İtaatsizlik adlı makalesi kavramın çıkış noktasıdır. Mahatma Gandhi, Rosa Parks ve Paul Lafargue&#8217;nin farklı bakış açıları ve farklı siyasi perspektiflerle dile getirdikleri sivil itaatsizlik ya da pasif direniş; &#8220;yönetim siyasetinin ya da yasaların değişmesini isteyen, aleni, şiddetsiz, vicdani, fakat aynı zamanda siyasi olan, yasa dışı bir eylemdir.&#8221;<span id="more-4135"></span><br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Pasif direnişe atıfla bir başka tanımda ise sivil itaatsizlik; &#8220;Hukuk devleti idesinin içerdiği üstün değerler uğruna, kamuya açık ve yasaya aykırı olarak gerçekleştirilen, bu sırada üçüncü kişilerin daha üstün bir hakkını çiğnemeyen, barışçıl bir protesto eylemidir.&#8221;</p>
<p>Bu tanımlarla beraber kendisini yurttaş olarak addeden bireyin yasalar çerçevesinde uygulanan siyasa hakkındaki görüşlerini yine hukuksal bir çerçevede ahlaki ve içsel kaygılarla dile getirme, harekete dökme yöntemidir.</p>
<p>Bu eylem şeklinde eylemin neticelerini bilme, tahmin etme ve neticesine rıza gösterme mevcut olabilir. Bu sessiz görüş bildirme yöntemi toplumsal, aleni ve şiddet meyillisi değildir. Kavram, düşünce özgürlüğünü, düşünceyi ifade özgürlüğünü ve örgütlenme özgürlüğünü bünyesinde barındırır.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--></p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/sivil-itaatsizlik-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>George Boole</title>
		<link>http://www.buzlu.org/george-boole/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/george-boole/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Jul 2009 09:00:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim Adamları]]></category>
		<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[öss mantık]]></category>
		<category><![CDATA[Cambridge Mathematical Journal]]></category>
		<category><![CDATA[duz mantık]]></category>
		<category><![CDATA[filozoflar]]></category>
		<category><![CDATA[George Boole]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[mantik]]></category>
		<category><![CDATA[mantık evliliği]]></category>
		<category><![CDATA[mantık oyunları]]></category>
		<category><![CDATA[mantık soruları]]></category>
		<category><![CDATA[mantıkçılar]]></category>
		<category><![CDATA[matematik mantık]]></category>
		<category><![CDATA[sembolik mantık]]></category>
		<category><![CDATA[zeka soruları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=3594</guid>
		<description><![CDATA[George Boole (d. 2 Kasım 1815, Lincoln, İngiltere &#8211; ö. 8 Aralık 1864, Ballintemple, İrlanda) İngiliz matematikçi ve filozof. Boole, yirmi yaşına gelince bir özel okul açtı. Burada matematik öğretmesi gerekiyordu. Babasından aldığı derslerin faydasını gördü. O zamanın el kitaplarını gözden geçirdi. Abel ve Galois gibi büyüklerin kitaplarını okudu. Fazla bir matematik bilgisi olmayanların okuyup [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2009/07/George-Boole.jpeg"><img class="alignnone size-full wp-image-3595" title="George Boole" src="http://www.buzlu.org/images/2009/07/George-Boole.jpeg" alt="George Boole" width="280" height="340" /></a></p>
<p>George Boole (d. 2 Kasım 1815, Lincoln, İngiltere &#8211; ö. 8 Aralık 1864, Ballintemple, İrlanda) İngiliz matematikçi ve filozof.</p>
<p>Boole, yirmi yaşına gelince bir özel okul açtı. Burada matematik öğretmesi gerekiyordu. Babasından aldığı derslerin faydasını gördü. O zamanın el kitaplarını gözden geçirdi. Abel ve Galois gibi büyüklerin kitaplarını okudu. Fazla bir matematik bilgisi olmayanların okuyup anlayamacağı kesin olarak bilinen Laplace&#8217;ın &#8220;Gök Mekaniği&#8221; ni hiç kimsenin yardımı olmadan okuyup anladı. Lagrange&#8217;ın &#8220;Analitik Mekanik&#8221; adlı eserini tam anladı.</p>
<p>Artık, kendisinin yolunu çizmişti. İlk ilmi çalışması olan değişim hesabı yayınlandı. Yine tek başına çalışmasının ürünü olan invaryantları keşfetti. Zaten bu invaryantlar olmasaydı; rölativite (bağlılık) kuramı olmazdı. Cebirsel denklemlerdeki boşlukları doldurdu.<br />
<span id="more-3594"></span><br />
Boole&#8217;un yaşadığı dönemde, bir dergide adamın olmadığı sürece bir çalışmanın yayınlatılması olanaksızdı. Boole, bu bakımdan şanslıydı. Çünkü, 1837 yılında, İskoçya&#8217;lı D. F. Gregory adında bir matematikçi, &#8220;Cambridge Mathematical Journal&#8221; adında bir dergi çıkarıyordu. Boole, derginin müdürüne çalışmalarının birkaçını verdi. Gregory bu çalışmaların orijinalliğini ve yazış biçimini çok beğendi. Yazıları yayınladı. Böylece, iki matematikçi arasında dostça bir arkadaşlık ve mektuplaşmalar hayatı boyunca sürdü.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Modern cebir kavramı, Peacock, Herschel, De Morgan, Dabbage, Gregory ve Boole sayesinde yerini aldı. Boole, sembol ve işlemleri kullandı. Başlangıçta oldukça çok kopardı ama, sonunda yerine oturdu.</p>
<p>Boole, de Morgan&#8217;ın hem hayranı ve hem de büyük bir dostuydu. İngiltere&#8217;deki büyük matematikçilerle ya kendisi doğrudan ya da mektupla haberleşiyordu. 1848 yılında &#8220;Mantığın Matematik Analizi&#8221; adlı bir çalışması yayınlandı. Bu eser matematikte yeni bir çığır açmış ve Boole da kesin bir üne kavuşmuştu. Bu broşür, de Morgan&#8217;ın da taktirlerini topladı. Bu eser, bundan altı yıl sonra ortaya çıkacak olan bir çalışmanın müjdecisi olacaktı.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
1849 yılında matematik profesörü olan Boole&#8217;un 1854 yılında, mantık ve olasılıklar üzerine büyük bir eseri yayınlandı.</p>
<p>İki-değerli Aristoteles mantığını matematiksel temellere oturtan simgesel mantığı yaratmışttı. Buna Boole mantığı, Boole cebiri, matematiksel mantık, simgesel mantık, vb adlar verilmektedir.</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/george-boole/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Spor felsefesi</title>
		<link>http://www.buzlu.org/spor-felsefesi/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/spor-felsefesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 11 Jul 2009 07:24:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[değişik teknolojiler]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[farmakoloji]]></category>
		<category><![CDATA[feldefe]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe nedir]]></category>
		<category><![CDATA[fizyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Gentleman]]></category>
		<category><![CDATA[hekimlik]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[spor felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[sporun anlamı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=3580</guid>
		<description><![CDATA[Spor; üstüne eğitim, hekimlik, fizyoloji, farmakoloji, ekonomi, sosyoloji, psikoloji, felsefe, değişik teknolojiler, politika, hukuk, iletişim gibi alanlarda bilimsel araştırmalar yapılan, çok yönlü etkileşimleri bulunan bir alandır. Spor , temel ve özgün bir eylem alanıdır. Temel bir eylem alanıdır , çünkü insanın doğasına dayanmaktadır. İnsanın doğası , canlılığının tek ve en önemli belirtisi harekettir. Spor, Özgün [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2009/07/spor.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-3581" title="spor" src="http://www.buzlu.org/images/2009/07/spor-300x290.jpg" alt="spor" width="300" height="290" /></a></p>
<p>Spor; üstüne eğitim, hekimlik, fizyoloji, farmakoloji, ekonomi, sosyoloji, psikoloji, felsefe, değişik teknolojiler, politika, hukuk, iletişim gibi alanlarda bilimsel araştırmalar yapılan, çok yönlü etkileşimleri bulunan bir alandır.</p>
<p>Spor , temel ve özgün bir eylem alanıdır. Temel bir eylem alanıdır , çünkü insanın doğasına dayanmaktadır. İnsanın doğası , canlılığının tek ve en önemli belirtisi harekettir. Spor, Özgün bir eylem alanıdır, çünkü bireyin yapıcı – yaratıcı etkinlikleriyle biçimlenmektedir. İnsanın hareket dağarcığı tarihsel gelişimi içerisinde ihtiyaçları doğrultusunda gelişmiştir, bu nedenle de yapıcı-yaratıcı etkinlikleri kapsamaktadır. (Erdemli,A;İnsan,Spor ve Olimpizm;s,27) Max Scheler’e göre insan kendisini gerçekleştirmek için dünyaya gelmiş bir varlıktır. Dolayısıyla, diğer canlılarda gördüğümüz, kendi sınırlarında yetkin ve yeterli olma durumu insanda yoktur. A.Gehlen bunu, gelişmesindeki gecikmişlik (retardation ) görüşü ile açıklamaya girişerek, insanı bir “eksiklikler varlığı” varlığı olarak belirler.<br />
<span id="more-3580"></span><br />
İnsanın yaşamı, bu eksikliğin giderilmesidir. insana akıl-vicdan ve bunlara dayanan irade özgürlüğü vermiştir. İnsanın kendisine yaraşır bir yaşama için dayanağı, sahip olduğu özgün yetenekleridir. Her insanın değişik değişik eylem alanlarında birinde veya birkaçında daha güçlü olabilir. Özel kabiliyet denilen bu güçlerin de ortaya çıkarılması gerekmektedir. İnsanın sahip olduğu özgün yanlarını somutlaştırması hümanizmanın temel dayanağıdır. Böylece insanın önemli bir yaşama görevi beliriyor : İnsan açılıp somutlaşması gereken bir içkin varlığa sahiptir. Yaşamak bu bağlamda kendimizi gerçekleştirmektir.</p>
<p>Ayrı deyişle elimizde ham olarak bulunanı , kendimize göre biçimlendirmek, geliştirmek, yetkinleştirmektir. Yani insanlaştırmaktır. İnsan ilgili olduğu her şeyi; doğayı, evreni , kendi kurduğu yaşamı, kendi yarattıklarını, kültürü insanlaştırır, yani ona kendisine göre yeniden biçim verir, kendisine uygun duruma getirir.</p>
<p>Hareket insan için hamdır. İnsan hareketi kendisine göre biçimlendirir, anlamlandırır, değerlendirir ve böylece ortaya eylem çıkar. Eylem hareketin insanlaştırılmış biçimidir. Eylem belirlediğimiz bir amaca ulaşmak için hareketlerimizi biçimlendirip, bütünleştirip, yönlendirdiğimizde ortaya çıkar. Bu nedenle de çok zaman eylem yöneldiği amaçla anılır; yürüyüşe çıkmak, ders çalışmak gibi.</p>
<p>Birey açısından baktığımızda spor, öncelikle bir beden olayıdır. Beden olmadan, bedene dayanmadan spor olanaksızdır. Çünkü spor, bedene içkin bulunan hareket kabiliyetinde temellenir. Yani hareketin olmadığı yerde spor yoktur. İnsanın sahip olduğu temel hareketler ya da hareket kabiliyetimiz belirli , sınırlı ve her birimizde kendimize özgüdür. Bireysel farklılıklarımıza rağmen her birey spor yapacak güce sahiptir. Esas olan kabiliyetlerimiz ve becerilerimiz doğrultusunda “ spor için eğitim ” i tam anlamıyla gerçekleştirebilmektir. (Erdemli,A;age;s.27)</p>
<p>Spor özgürleşmektir. Çünkü sportif eylem sırasında kendi gücümüzün sınırlarını öğrenmeye ve yeteneklerimizi bilmeye , kısaca kendimizi tanımaya , tanıdığımız bireysel yeteneklerimizi kullanmaya, kullandığımız becerilerimizi geliştirmeye ve sonuçta kendimizi mükemmelleştirmeye yani özgürleşmeye başlarız. (Erdemli, A ; age; s.28)</p>
<p>Spor, sadece bedene dayalı bir eylem olarak kalırsa yozlaşır ve bozulur. Çünkü çok yönlü bir etkinliği gerektiren spor , tek boyutlu olarak sadece ilkel ben’le yani salt güç ve kuvvetle sınırlanmış olur. Bedeni tanıyıp bilmek, bedeni yönetip yetkinleştirmek sporun bir başka yanıyla bütünleşmedikçe yani güzelleşmedikçe eylem, spor olmaz. Sporda bedenin güçlü bir hareketi , güçlü bir güzellikle ortaya çıkar. Beden gücünün incelmiş bir beceri ve davranış gücüne dönüşmesiyle sporda güzellik doğar. Sportif davranış , yalnızca güzel olanın eklenmesiyle tamamlanmaz. Spordaki güzelliğin, davranıştaki erdemlilikle bütünleşmesi gerekir. Sportif davranış, bedensel güç ve beceri ,güzellik ve erdemle bütünleştiği zaman tamamlanır. (Erdemli, A ; age; s.28-29)</p>
<p>Fair Play sportif davranışın yapısındadır. Spor , insana yalnızca bir oyun olması bakımından değil, bireyin orada güzel ve erdemli davranışlar yaratması bakımından da haz verir. Kuşkusuz bu insanı yücelten bir hazdır. (Erdemli, A ; age; s.29) Türkçe’de “sportif erdem” sözüyle karşıladığımız, İngilizce kökenli “Fair Play” in geçmişine baktığımızda bir birleşik sözcük olan Fairnes ile karşılaşırız. Burada Fair ; düzgün, kurallara uygun, töreden sapmayan, iyi , güzel gibi bir çok , fakat hepsi de olumlu anlamda kullanılmaktadır. Fairnes , sözcüğü ise girilen uğraşta dürüst davranmak, hak gözeterek eylemek, mertçe, İnsana yaraşır biçimde yaşamak anlamına gelmektedir. Bu biçimiyle kavram İngiltere’de 19. y.y. başlarında Gentleman’in bir belirgin niteliğiydi.</p>
<p>Gentleman ( Türkçe’si ile çelebi, efendi kişi ) ise yalnızca sporda değil, yaşamının her bağlamında fairness’i gözetmek zorundaydı. Fairness’in günlük kent yaşamında, ticaret ilişkilerinde kullanımı ise uzlaşma, sözleşme ve anlaşmalara uymak, alınan ortak kararlarda sapmamak biçimindeydi. Kavrama daha geriye giderek baktığımızda, Antik çağda, Grekçede ”dike” olarak “ adaletlilik” anlamında , Protagoras Felsefesinde , yine Ahlaklılık ilkesi düzeyinde rastlarız; aynı bağlamda Ploton’un Devlet Felsefesinde, Aristoteles’in Ahlak anlayışında “ kendine egemen olma “ ile, Stoa Felsefesinde ise genel insan sevgisiyle koşut olarak kullanılır. Bu diğer kullanım ve anlamları yanında , Spor bağlamında “ Fair, oyunu düzenleyen, kuralların üzerinde bulunan, fakat oyuna içkin ve onun güzellik parıltısından doğan bir kuraldır; “Fair, oyun kuralları içinde kavranamayan , fakat bireyin spor yapanları göz önünde bulundurup, onları bir gereksinme, bir onur olarak duyup , kabul ettiği; sözcüklerle dile getirilmeyen, fakat orada , bütün oldukları koşullarda eşit görme isteğidir. Kurallara ilişkin sportif erdem, oyunun kurallarına uyma, herhangi bir nedenle kurallardan sapmamaktır. Bu bakımdan kavram tüm insan ilişkilerinde geçerlidir. Bir çok bağlamda kullanılan sportmence sözü ile dile getirilmek istenen de budur. (Erdemli, A ; age; s. 161-162)</p>
<p>Spor yapan insanda, daha yetkin ve daha yeterli olma bilinç, duygu ve isteğini yaratan bir eylemdir. Bu mükemmelleşme sportif davranışın içerdiği güzellik ve erdemlilikle bütünleşince spor, yalnız yapanda değil, izleyende de mükemmelleşme istek ve bilincini uyandırır. Çünkü gerektiğince gerçekleşen bir sportif davranış insanı örnek alınacak, özenilecek, yinelenip, daha iyisi için çaba gösterilecek biçimde etkiler. (Erdemli, A ; age; s.29)</p>
<p>Spor, bir uygarlaşmadır. İnsan zorunlulukla ilkel olarak doğan bir varlıktır. Ancak, insanın ilkel olarak ölmesi gerekmez. İnsan uygar olarak da ölebilir. Doğrusu insan yaşamı ilkelden uygara gelişen bir süreçtir. İnsan birçok bakımdan uygarlaşma olanağına sahiptir. Spor , insanın ilkelden uygara geliştiği bir yaşama bağlamıdır. Bu uygarlaşmayı günlük yaşamanın bir bölümü yaparsak bozarız. Kendine özgü oluşunu kırarız. (Erdemli, A ; age; s.30)</p>
<p>Spor , amacı kendisinde olan bir eylemdir. Önemi, işlevi ve gücü kendi dışında bir amacı bulunmamasından gelir. Spor kendisi için yapılır. (Erdemli, A ; age; s.30) Her eylem bir amaca yöneliktir. Bir insan hareketini eyleme dönüştüren en önemli özelliklerden biridir, ayrı deyişle eylemin var olma koşullarından biridir “Amaç.” Bir eylem, bir amacın gerçekleştirilmesi için araç durumunda ise, bu Amacı kendi dışında olan bir Eylemdir. Örneğin bir genç insan sınavda başarılı olmak için ders çalışıyorsa, onun bu ders çalışma eylemi amacı kendi dışında olan bir Eylemdir. Bir ressam para kazanmak için resim yapıyorsa, onun bu resim yapma eylemi de amacı kendi dışında olan bir eylemdir.</p>
<p>Eğer ders çalışan genç insanın amacı o konuyu, sınav kaygısı olmadan, yalnızca öğrenmekse , onun bu ders çalışan eylemi, amacı kendisinde olan bir Eylemdir. İnsanın bazı eylemleri de kaçınılmazcasına amacı kendisinde olmak zorundadır. Eğer böyle olmazsa, eylem bozulur, çarpıklaşır, yozlaşır ve ulaştığı amaç olumlu özelliğini yitirir.</p>
<p>Örneğin sanat, öğrenme, bilim, felsefe, ibadet, spor vb. amacı kendisinde olarak yapılması gereken eylemlerdendir. Amacı kendisinde olan eylemler çıkar sağlama veya yarar üretme kaygısından uzak olduklarından amatör eylemlerdir. Amatör sözü genellikle bir işin heveslisi, henüz o işi tam bilmeyen anlamında kullanılır. Yarar üretmenin önemli olduğu ortamlarda amatörün böyle anlaşılması doğaldır. Yaratıcılığın gözetildiği ortamlarda amatörce eylemek önemlidir.</p>
<p>Amatör bir konuyu iyi bilen, onunla bütünleşmiş, çalışmalarına zamanca sınır koymayan, o alanda denemeler yapan kendisini bu denemeler için geliştiren, yapıcı-yaratıcı olan bir insandır. Bu etkinlik ancak sevgiden başka bir güçle olmadığı için amatör denilir. Spor spor için yapılır. Ayrı deyişle özü gereği, yapısı gereği, karakteri gereği ve varoluş koşulları gereği spor amatör bir uğraştır.</p>
<p>Sporun buraya dek saydığımız özelliklerin, örneğin bir oyun olması, özel bir bilinçle yapılması , insanın ona tüm varlığı ile katılması, eğlence olması ile bundan sonra değineceğimiz özellikleri hep amacı kendisinde olan bir eylemi dile getirmektedir. Sporun amacı kendisinde olması, yani amatör bir eylem olması onun profesyonelce yapılmasını engellemez. Sporda bir kazanç sağlanabilir. Spordan kazanç sağlanması, sporun özü gereği profesyonel olduğu anlamına gelmez. Spor profesyonelce yapılabilir, fakat amatörlük özelliği yitirilmemek koşulu ile.</p>
<p>Bu özelliğin yitirildiği yerlerde Fair Play olayı ortaya çıkar. Şimdi önemli bir sorunla karşılaşıyoruz : Spor profesyonelce yapılırken amatörlük özelliği nasıl ve hangi bakımlardan yitirilmeyecektir ? Bu sorun sonradan çözülebilme özelliği taşımıyor. Sorunun en köklü çözümü Sağlıklı bir Spor Eğitimiyle mümkündür.</p>
<p>Spor yaşamına sonradan başlamış ve profesyonelce kaygılarla başlamış birinden amatörlüğün gerektirdiği erdemli davranışları bekleyemeyiz. Sağlıklı bir spor eğitimi ise işini geleneklerine uyarak ve severek yapan profesyonellerin doğmasını sağlayacaktır. Değilse , spor etkinliği kazanma hırsı ile her davranışı olağan gören kişilerin varlığında, her an ilkel ve kaba hareketlere dönüşebilecektir.</p>
<p>Burada artık ne sportif davranışın güzelliğinden duyulan coşku vardır, ne sportif yaratıcılık, ne yaratıcı yeniden canlandırma, ne yorumlama, ne ben bilinci, ne hoşgörü, ne kardeşlik , ne rakibini dost bilme, ne de sevgi vardır. Burada kendisine yabancılaşmış, sevgisiz, hoyrat ve çorak bir insan bulunmaktadır. Burada sporcu olarak insan yitirilmiştir. (Erdemli, A; age; s.216-219)</p>
<p>Spor, bir arınmadır. Spor bu anlamda günlük yaşamdan uzaklaşmadır. Oysa biz hep, günlük yaşamayı ona bulaştırmaya çabalarız. Başarılı olmak için antrenman yaparız, sağlık için koşarız, ün kazanmak için rekor deneriz, para için sahaya çıkarız, kilo vermek için hoplar, sıçrarız. Evde, yolda, işte birilerine, bir şeylere kızdığımız için hakeme, sporculara küfreder ya da bir şeyler atarız. Kısacası sporu , spordan başka herşey için yaparız.</p>
<p>Oysa hakkını vermek isteyen, spor yapmaya başladığında, yalnızca spor böyle olduğu ve bunu gerektirdiği için günlük yaşamın kaygılarından , sıkıntılarından, korkularından, hırslarından , tutkularından, kin ve nefretlerden, düşmanlıklardan ; yani günlük yaşamın insanı bozan tortularından uzaklaşmaktadır. Onları arkada, aşağıda bırakmaktadır. Bu anlamda spor bir arınmadır. (Erdemli, A ; age; s.31)</p>
<p>Spor bir aydınlanmadır. Bireyin daha küçük yaşta kendi sportif bilincine ulaşması yani kendi sportif tanımını bilmesi kendini bilmek yolunda en önemli adımdır. Kendini sporla da bilmek, geliştirmek, yetkinleştirmek, özgürleştirmek sporla gerçekleşen bir aydınlanmadır. (Erdemli, A ; age; s.32)</p>
<p>Spor, bir deneme, bir çaba ve bir uğraştır. Yani bilinenlerden, yapılabilinenlerden, becerilenlerden hareketle, yeni olanı ortaya çıkarmak, olanı aşmak çabasıdır. Mutlaka sonuca varmak zorunlu değildir. Spor , sonuçta olmak değil, yolda olmaktır, eylemde olmaktır. Sporu coşkulu, haz verici, yapıcı-yaratıcı, geliştirici kılan böyle hep deneyen, daha olumlusuna yönelen uğraş içinde bulunmaktır. Orada insan bedensel ve zihinsel tüm güçlerini sonuna dek kullanır, orada insan neleri başarabileceğini bilir, kendini tanır. Kendi varlığının ayırdığına varır. (Erdemli, A ; age; s.32)</p>
<p><strong>Spor Bir Hümanizmadır</strong></p>
<p>Hiçbir çıkar, günlük kaygı gütmeksizin insanın kendisinden geliştirdiği yapıcı-yaratıcı uğraş olması bakımından Spor bir Hümanizmadır. Bir hümanizma olması bakımından spor yalnız insan için vardır. İnsanın dışında hiçbir varlık spor yapamaz. Spor uğraşına insan tek başına girer; takım sporu da olsa her sporcu kendi özgün uğraşını kendisi verir. Fakat bir tek insana özgü spor olmaz.</p>
<p>Bireysel sporlar olabilir ve vardır, fakat bireye özgü spor olmaz ve yoktur. Bu nedenle uluslara özgü ya da ulusal sporlar da olamaz, fakat ulusların ağırlıklı olarak yaptıkları sporlar bulunabilir. Çünkü bir spor olgusu daha ortaya çıkarken bütün insanlar için geçerlik taşır. Öyleyse spor insanların ortak eylemidir, yani insana özgüdür. Spor insanın tüm yaşamına özgüdür. Ayrı deyişle spor insanın sürekli etkinliğidir.</p>
<p>Sporu yalnızca bir beden olayı olarak görenler onu insan yaşamının belli bir dönemine özgü sayarlar. Oysa spor önce bir beden olayı olmasına karşın bedeni çok aşar ve diğer yönleri onu insan yaşamının bütününe yayar. Spor yaparken tanıyıp, kullanıp, geliştirdiğim bendeki has güçler yaşamımım sonuna dek geliştirilmeyi işler. Burada herkes için spor önemle ortaya çıkar. Çünkü burada spor insan için bir haktır. Sporun tek tek her insan için hak olduğu yerde her insanın kendisine en uygun sporu yapması gerekir.</p>
<p>Ayrım gözetmeksizin her insan bir spor olgusuna katılabilir. Bu da herkes için spor demektir. İnsanı merkez alan bir çevre olayı bedenden başlayan bir kültür olayı olarak spor insana özgün bir yaşama biçimi kazandırır. Bu sportif yaşama biçimidir. Sporun günübirlik yaşamaya koşut gelişmesi bu bağlamda gerçekleşir. (Erdemli, A ; age; s.33-34)</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/spor-felsefesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pedagoji nedir?</title>
		<link>http://www.buzlu.org/pedagoji-nedir/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/pedagoji-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Jul 2009 00:33:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Antropedagoji]]></category>
		<category><![CDATA[Benjamin Bloom]]></category>
		<category><![CDATA[Celestin Freinet]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim bilim ve teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim pedagojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Friedrich Fröbel]]></category>
		<category><![CDATA[Giroux]]></category>
		<category><![CDATA[Gloria Jean Watkins (bell hooks)]]></category>
		<category><![CDATA[Henry]]></category>
		<category><![CDATA[Jan Amos Komensky]]></category>
		<category><![CDATA[Janusz Korczak]]></category>
		<category><![CDATA[Jean]]></category>
		<category><![CDATA[Johann Heinrich Pestalozzi]]></category>
		<category><![CDATA[John Dewey]]></category>
		<category><![CDATA[Lev Vygotsky]]></category>
		<category><![CDATA[Maria Montessori]]></category>
		<category><![CDATA[Neden,Niçin,Nasıl]]></category>
		<category><![CDATA[Orthopedagoji]]></category>
		<category><![CDATA[Paulo Freire]]></category>
		<category><![CDATA[Pedagoji]]></category>
		<category><![CDATA[Piaget]]></category>
		<category><![CDATA[Rudolf Steiner]]></category>
		<category><![CDATA[Simon Soloveychik]]></category>
		<category><![CDATA[Transkültürelpedagoji]]></category>
		<category><![CDATA[William G Perry]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=3553</guid>
		<description><![CDATA[Pedagoji, Çocuklarda &#8220;eğitim bilim ve teorisi&#8221; anlamına gelmektedir. Çocuklarda öğrenme, öğrenme problemleri, önemli kişiliklerin, diğer kültürlerin nasıl öğrendiği pedagoji kapsamındadır. Kelimenin aslı, Yunanca &#8220;Paisagogein&#8221;&#8216;dir. (Pais=çocuk, agogein=bilim). Pedagoji biliminin ilgi sahası, yeni doğan ile yetişkin arasındaki bütün insanlardır. Pedagoji bilimi Batı ülkelerinde uzun yıllar psikoloji bilimi altında devam etmiş ve/fakat 19 yy. sonlarında ayrı bir bilim [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2009/07/Pedagoji.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-3554" title="Pedagoji" src="http://www.buzlu.org/images/2009/07/Pedagoji.jpg" alt="Pedagoji" width="174" height="300" /></a></p>
<p>Pedagoji, Çocuklarda &#8220;eğitim bilim ve teorisi&#8221; anlamına gelmektedir. Çocuklarda öğrenme, öğrenme problemleri, önemli kişiliklerin, diğer kültürlerin nasıl öğrendiği pedagoji kapsamındadır.</p>
<p>Kelimenin aslı, Yunanca &#8220;Paisagogein&#8221;&#8216;dir. (Pais=çocuk, agogein=bilim).</p>
<p>Pedagoji biliminin ilgi sahası, yeni doğan ile yetişkin arasındaki bütün insanlardır.</p>
<p>Pedagoji bilimi Batı ülkelerinde uzun yıllar psikoloji bilimi altında devam etmiş ve/fakat 19 yy. sonlarında ayrı bir bilim dalı haline gelmiştir.<br />
<span id="more-3553"></span><br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
<strong>Pedagojide uzmanlık sahaları </strong></p>
<p>Pedagoji bilimi kendi altında farklı alanlara ayrılmaktadır, bunlardan bazıları;</p>
<p>1. Eğitim pedagojisi = Eğitimde doğru stratejilerin uygulanması ile ilgilenir. (Pek çok ülkede pedagojinin ana branşıdır.)<br />
2. Orthopedagoji = Problemli çocuklar ve onların davranışları ile ilgilenir.<br />
3. Transkültürelpedagoji = Kültürel etkenlerin çocuk davranışları üzerinde yansımaları ile ilgilenir.<br />
4. Antropedagoji = (Güneş -2005) Pedagojik açıdan dikkate değer, tarihteki örnek şahsiyetlerin durumlarını inceler ve günümüz ile karşılaştırmalı veri alışverişi yapar.</p>
<p>Bunun yanı sıra pedagoji, medya pedagojisi, özürlü çocuklar pedagojisi gibi alt başlıklara da ayırılmaktadır.<br />
<strong><br />
Türkiye üniversiteleri ve pedagoji bilmi </strong></p>
<p>1980&#8242;li yıllarda Türkiye üniversitelerinde Pedagoji bölümleri kaldırılmıştır. Sadece İstanbul Üniversitesinde bulunan pedagoji bilim dalı, en son mezunlarını 1983 yılında verdikten sonra, kalan son öğretim üyesinin vefatı ile kapanmıştır. Pedagoji bölümü bu tarihten itibaren mezun vermemiştir. 2008 tarihi itibari ile Türkiye üniversiteleri halen pedagog mezun vermemektedir. Bu boşluğu şu anda psikoloji branşı mezunlarından &#8220;Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik&#8221; eğitimi almış olanlar ve eski mezunlar doldurmaktadır.</p>
<p><strong>Pedagoji&#8217;nin eleştirisi </strong></p>
<p>Pedagoji&#8217;nin eleştirisi eğitim&#8217;den bağımsız olarak yapılamaz. Eleştirinin eğitim sırasında kullanılan müdahelenin miktarı ile ilgilidir.</p>
<p><strong>Pedagogların hizmet alanları </strong></p>
<p>Pedagogların hizmet sahaları genelde şu başlıklar altında toparlanabilir,</p>
<p>Eğitim<br />
Okullarda eğitim süreçlerini çocukların maksimum öğrenmesine göre programlamak<br />
Eğitim sürecinde yapılan yanlışlıkları gidermek<br />
Öğretmenlik ve rehberlik hizmetleri<br />
Okul başarısızlığı ve uyumsuzluğu olan çocuklara yardımcı olmak<br />
Okullarda disiplin kurulu danışmanlığı<br />
Öğrenme ve dikkat eksikliği<br />
Zeka geriliği ve/veya üstün zeka sonucu uyum problemleri<br />
Düşük ve yüksek IQ üzeri çalışmalar<br />
Zeka özürlü çocuklar rehabilitasyonu<br />
Aile danışmanlığı<br />
Anne-çocuk ilişkileri</p>
<p>Dil ve konuşma<br />
Gecikmiş dil ve konuşma<br />
Artikülasyon (sesletim) ve sesbilgisi bozuklukları<br />
Kekemelik<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
<strong>Çocuk terbiyesine yönelik destek programları</strong></p>
<p>Bunların yanı sıra pedagoglar, çocuk mahkemlerinde bilirkişi, çocuk ıslahevlerinde gözlemci ve uzman kişi, her dereceli kreş ve çocuk yuvalarının açılmasında bilirkişi, sağlık kurumları, hastane ve çocuk kliniklerinde uzman olarak da görev yapmaktadırlar.</p>
<p><strong>Pedagoji&#8217;de dönüm noktası 0luşturmuş kişilikler </strong></p>
<p>* Benjamin Bloom<br />
* John Dewey<br />
* Celestin Freinet<br />
* Paulo Freire<br />
* Friedrich Fröbel<br />
* Gloria Jean Watkins (bell hooks)<br />
* Jan Amos Komensky<br />
* Janusz Korczak<br />
* Maria Montessori<br />
* William G Perry<br />
* Johann Heinrich Pestalozzi<br />
* Jean Piaget<br />
* Simon Soloveychik<br />
* Rudolf Steiner<br />
* Lev Vygotsky<br />
* Henry Giroux</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/pedagoji-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Komünizm nedir?</title>
		<link>http://www.buzlu.org/komunizm-nedir/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/komunizm-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2009 21:52:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Anarşizm]]></category>
		<category><![CDATA[felsefi akımlar]]></category>
		<category><![CDATA[Jean-Jacques Rousseau]]></category>
		<category><![CDATA[Karl Marx]]></category>
		<category><![CDATA[komünistler]]></category>
		<category><![CDATA[Komünizm nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Komüntern]]></category>
		<category><![CDATA[Leninizm]]></category>
		<category><![CDATA[Maoculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Marksizm]]></category>
		<category><![CDATA[ne anlama gelir]]></category>
		<category><![CDATA[Sovyet Komünist Partisi]]></category>
		<category><![CDATA[Stalinizm]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[tarih ve savaşlar]]></category>
		<category><![CDATA[Troçkizm]]></category>
		<category><![CDATA[İlkel Komünizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=3543</guid>
		<description><![CDATA[Komünizm, komünistlik veya toplumculuk, sosyal örgütlenme üzerine bir kuramsal sistem ve üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayalı bir politik harekettir. Komünizm sınıfsız bir toplum yaratma amacındadır. 20. yüzyılın başından beri dünya siyasetindeki büyük güçlerden biri olarak modern komünizm, genellikle Karl Marx&#8217;ın ve Friedrich Engels’in kaleme aldığı Komünist Parti Manifestosu ile birlikte anılır. Buna göre özel mülkiyete [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2009/07/Komünizm.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-3544" title="Komünizm" src="http://www.buzlu.org/images/2009/07/Komünizm.jpg" alt="Komünizm" width="240" height="192" /></a></p>
<p>Komünizm, komünistlik veya toplumculuk, sosyal örgütlenme üzerine bir kuramsal sistem ve üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayalı bir politik harekettir. Komünizm sınıfsız bir toplum yaratma amacındadır.</p>
<p>20. yüzyılın başından beri dünya siyasetindeki büyük güçlerden biri olarak modern komünizm, genellikle Karl Marx&#8217;ın ve Friedrich Engels’in kaleme aldığı Komünist Parti Manifestosu ile birlikte anılır. Buna göre özel mülkiyete dayalı kapitalist toplumun yerine meta üretiminin son bulduğu komünist toplum geçecektir.</p>
<p>Komünizm&#8217;in temelinde yatan sebep, sınıfsız, ortak mülkiyete dayalı bir toplumun kurulması isteğidir. Sınıfsız toplumlarda en genel anlamıyla tüm bireylerin eşit olması, karşıt görüşlüleri için &#8220;ütopya&#8221; olarak atfedilir ve zorla yaşanmaya çalışılırsa kaosa yol açacağına inanılır.<br />
<span id="more-3543"></span><br />
Paris Komünü, gerçek anlamda komünal sistem yaşayabilmiş tek topluluktur. Bunun dışında Mahnovist hareket öncüllüğünde Ukrayna ve İspanya iç savaşı sırasında Anarko-komünist hareketle şekillenen (yaklaşık 4 yıl sürmüştür) toprakların kollektifleştirilmesi esasına dayalı olarak komünal topluluklarda kurulmuştur.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik-<br /--> Komünizmi savunan akımlar arasında en yaygını Leninizm (Marksizm-Leninizm)&#8217;dir. Marksizm-Leninizm&#8217;e göre komünizme giden süreç burjuvazinin ortadan kalkmasını sağlayacak olan proletarya rejimi başlatılacak ve ardından komünizmin hazırlayıcısı sosyalizm aşamasına geçilecektir. Marksist kuramda son aşama olan komünizmin gerçekleşmesiyle devlet ortadan kalkacaktır.</p>
<p>Leninizm dışında iki komünist akım daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki Marksizm&#8217;in temel görüşlerini benimseyen fakat Leninist modelle komünizm hedefine ulaşılamayacağını iddia eden sol komünizm veya konsey komünizmi olarak adlandırılan akımdır. Lenin&#8217;in &#8220;Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı&#8221; adlı eserine cevaben yazılan Herman Gorter&#8217;in &#8220;Yoldaş Lenin&#8217;e Açık Mektup&#8221;, Gilles Dauvé ve François Martin&#8217;in &#8220;Komünist Hareketin Güneş Tutulması ve Yeniden Ortaya Çıkışı&#8221; isimli kitaplar bu akımın takipçilerinin yarattıkları eserlerdir.</p>
<p>Diğer bir komünist akım ise anarşist komünizm&#8217;dir. Anarşizmin bireyci ve kolektivist akımlarından ayrılan anarşist komünizm fikri, komünizme devlet aygıtını ele geçirerek geçilebileceğini reddeder ve bunu savunan Marksizm&#8217;i eleştirir. Peter Kropotkin, Nestor Makhno, Errico Malatesta, Carlo Cafiero anarşist komünizm düşüncesinin temellerini atan düşünürlerden ve eylemcilerden bazılarıdır. Anarşist komünizm, anarşizm&#8217;den &#8220;sınıf&#8221; gerçeğine göre hareket etme ve örgütlenme temelinde ayrılır. Savunucuları komünizmin, bilimsel sosyalizm olmadan gerçekleştirilebileceği üzerinde birleşir. Anarşist komünizm, devlet&#8217;in kapitalizm için bir kılıf olduğunu ve bu yüzdende sınıfsız bir topluma gidilecek süreçte kullanılmasının sonucunda &#8220;diktatörlük&#8221;, &#8220;devlet kapitalizm&#8221;i ya da &#8220;bir sözde zümrenin, toplum üzerinde iktidarı&#8217;na yol açacağını düşünür</p>
<p><strong>İlkel Komünizm </strong></p>
<p>Komünizm fikri Batı düşüncesinde Marx&#8217;tan ve Engels’ten çok önce oluşmuştur. Antik Yunan’da zaten komünizm mülkiyet gelmeden önce toplumun tam uyum içinde yaşadığı, insanlığın “altın çağına” dair bir mitolojiyle ilişkilendirilirdi. Kimileri Platon’un Devlet adlı eserinin ve diğer antik kuramcıların bir çeşit komünal yaşam içinde komünizmi savunduğunu belirtir. Pek çok erken Hıristiyan mezhebi (ve Elçilerin İşleri bölümünde de belirtildiği üzere özellikle erken dönem Kilise), Kolomb öncesi Amerika’daki yerli kabileler komünizmi komünal yaşam ve ortak mülkiyet biçiminde uygulamışlardır.</p>
<p>16. yüzyılda İngiliz yazar Thomas More Ütopya adlı incelemesinde, ortak mülkiyet üzerine kurulu bir toplumu tasvirlemiştir. 17. yüzyılda komünist düşünce İngiltere’de tekrar tartışma konusu oldu. Eduard Bernstein 1895’te yazdığı Cromwell ve Komünizm adlı eserinde İngiliz İç Savaşı içindeki grupların, özellikle de Kazıcıların (Diggers) açıkça komünist, tarıma dayalı düşünceleri desteklediğini ve Cromwell’in bu gruplara yaklaşımının olsa olsa değişken, sıklıkla da düşmanca olduğunu iddia eder.</p>
<p>Özel mülkiyet fikrinin eleştirisi 18. yüzyıl boyunca süren Aydınlanma döneminde de, Jean Jacques Rousseau gibi düşünülerle devam etti. Robert Owen gibi “ütopyacı sosyalist” yazarlar da bazen komünist sayılırlar.</p>
<p>Karl Marx insanlığın klasik toplum, feodalizm ve şimdi içinde bulunduğu kapitalizm dönemine yükselmesinde ilkel komünizmi ilk ve asıl çıkış noktası olarak görür. Ardından sosyal evrimdeki sonraki adımın komünizme geri dönüş olacağını gösterir ancak bu insanlığın zaten deneyimlediği ilkel komünizmden çok daha yüksek bir seviyede olacaktır.</p>
<p>Komünizm çağdaş formunda 19. yüzyılın işçi hareketiyle birlikte Avrupa’da yükseldi. Bu sırada Sanayi Devrimi ilerliyordu. Sosyalist eleştirmenler kapitalist iktisadın uygunsuz koşullarda şehirdeki fabrikalarda çalışan işçiler olan proletaryayı ve zengin ile yoksul arasında giderek açılan bir uçurumu ortaya çıkardığını gördüler.Aslında gerçek anlamda komünizm,19. yüzyılın ortalarından itibaren filizlenmiştir.Komünizmin tabiri,Karl Marx ve Fredrih Engels&#8217;in ortak yapıtları olan Komünist Manifesto adlı kitapta açıklanmıştır.Burdan yola çıkarsak,aslında komünizmin yaklaşık 1,5 asırlık bir geçmişi vardır.</p>
<p><strong>Anarşist Komünizm </strong></p>
<p><strong>Anarşizm</strong></p>
<p>Anarşist Komünizm 14. yüzyılda bir red ve bir istekten doğan anarşizmin komünist koludur. Reddedilen otoritedir. Nitekim anarşist kuramcı Proudhon 1851&#8242;de &#8220;artık ne kilise&#8217;de ne de devlet içinde,ne toprakta ne de parada da otorite olmalıdır&#8221; diyordu. İstenilen de özgürlüktür.</p>
<p>Anarşist düşünce Marx&#8217;ın bilimsel sosyalizmiyle çelişir. Anarşizmin ispanyadaki kurucusu Guiseppe Fanelli ile 1. Enternasyonale katılan Bakunin, &#8220;dünyada eşitlik, komünler içinde serbestçe örgütlenmiş ve federasyon haline gelmiş üretim birliklerindeki kolektif mülkiyetin ve emeğin kendiliğinden örgütlenmesiyle gerçekleşmek zorundadır&#8221; der. Nitekim, daha Enternasyonal&#8217;ın başlangıcında işçiler ikiye bölünmüştü. Biri Marxçı diğeri Proudhoncu olan bu iki akım özellikle cenevre(1866) ve Lozan(1867) kongrelerinde çatıştı. 1. Enternasyonal&#8217;den sonraki kongrelerde anarşistler yenik düştü. Anarşistlerin öncülerine göre yapacakları propaganda yeniden gözden geçirilmeliydi. Bu düşünceden hareketle italyan anarşistler,1877 de şiddet kullanmayı önerdiler: &#8220;sosyalist ilkelerin eylemlerle ortaya konmasına yönelen ayaklanma, en etkin propaganda aracıdır. Bu araç kitleleri yanıltmadan ve bozmadan en derin toplumsal katmanlara nüfuz edebilir ve enternasyonal&#8217;in desteklediği mücadelede insanlığın diri güçlerini yanına çekebilir&#8221;(1876 da Cafieronun Malatestaya yazdığı mektup). Bu düşünceden hareket eden italyan anarşistleri, Benevento&#8217;da taşra arşivlerini ateşe vermeye ve yoksullara para dağıtmaya giriştiler. yapılan baskılar anarşist düşüncenin yayılmasına, özellikle ispanya ve rusyada engel olamadı. Bu arada Bakunin ve Kropotkin, eksiksiz ve evrensel nitelikte olduğunu düşündükleri bir eğitim sistemi ortaya koyarak Proudhon&#8217;un düşüncelerini geliştirdiler.</p>
<p>Anarşist Komünizmin örgütlü pratikleri, kendisini tarihte Ukrayna ve İspanya iç savaşında gösterir.</p>
<p><strong>Marksizm </strong></p>
<p>Diğer sosyalistler gibi Marx ve Engels de kapitalizme ve işçinin sömürülmesine son verme yolları aradılar. Fakat erken dönem sosyalistler genellikle uzun süreli bir sosyal reformu önermekte iken, Marx ve Engels devrimin sosyalizme giden tek yol olduğunu söylediler.</p>
<p>Marksizm’de, sınıflı toplumdaki insanın temel özelliği yabancılaşmadır ve komünizm insanlığın özgürlüğünün tam olarak gerçekleştirilmesi demektir. Marx burada Hegel ’i izleyerek özgürlüğü yalnızca kısıtlamaların yokluğu olarak değil, ahlakî bir özü olan hareket olarak alır. Komünizm yalnızca insanlar ne yapmak istiyorlarsa onu yapmalarını sağlamaz, ama aynı zamanda onları öyle koşullar ve diğer insanlarla öyle ilişkiler içine koyar ki, artık sömürme ihtiyacı hissetmezler. Ancak Hegel’e göre bu dünya asla ulaşılamayacak olan idealar dünyası tarafından yönetilirken, Marx’a göre komünizm maddeler dünyasından, özellikle de üretim araçlarının gelişiminden ortaya çıkar.</p>
<p>Marksizm sınıf çatışma ve devrimci mücadele sürecinin proletarya için zaferle sonuçlanacağını ve özel mülkiyetin zamanla ortadan kalkarak üretim araçlarının topluma ait kılınacak bir komünist toplumun kurulacağını ileri sürer. Marx komünist yaşam hakkında az şey yazmış ve yalnızca komünist toplumu oluşturan en temel belirtileri vermiştir. Açıktır ki, bu insanın altından kalkabileceği tasarıların çok az sınırlandığı bir bolluğu gerektirir. Komünist hareket tarafından benimsenmiş bir sloganda komünizm “Herkesten yeteneğine göre alınan, herkese gereksinimine göre verilen” bir dünya olarak açıklanır. Alman İdeolojisi (1845) Marx’ın komünist geleceği detaylıca açıkladığı az sayıdaki yazılarından biridir: Oysa herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağını yaratır.</p>
<p>19. yüzyılın son yarısında sosyalizm ve komünizm terimleri genellikle birbirlerinin yerine kullanılmaya başladılar. Ancak Marx ve Engels sosyalizmi toplumun üretim araçlarını ortak olarak kullandığı ama bazı sınıf farklılıklarının hâlâ bakî olduğu bir geçiş aşamasını tanımlamak için kullandılar. Komünizm terimini de tüm sınıf farklarının ortadan kalktığı, insanların uyum içinde yaşadığı ve devlete artık ihtiyaç duyulmadığı nihai bir aşama için kullandılar.</p>
<p>Özellikle daha sonra Lenin tarafından geliştirilen bakış açıları, 20. yüzyılın komünist partilerinin harekete geçirici niteliklerinin temelinin oluşturulmasını sağladı. Sonraki yazarlar Marx’ın bakış açısını biraz değiştirerek, komünizm tam olarak yerleşmeden önce uzun bir sosyalizm sürecinin gerektiğine inanmış ve böyle toplumların geliştirilmesinde devlete merkezî bir rol tanımışlardır.</p>
<p>Marx’ın Mihail Bakunin gibi çağdaşları benzer fikirleri desteklediler ama sınıfsız topluma nasıl ulaşılacağı konunda fikir ayrılığına düştüler. Günümüzde işçi hareketinde Marksistler ve anarşistler arasında bir ayrım vardır. Anarşistler tüm devlet biçimlerine karşıdır ve onu ortadan kaldırmak isterler. Anarşist komünistler sınıfsız topluma derhal geçilmesini ister.</p>
<p><strong>Komüntern </strong></p>
<p><strong>Leninizm</strong></p>
<p>Modern dünyada geniş ölçekli bir sosyalizm kurma fikri üzerine ilk çaba Rusya’da 1917 Ekim Devrimi’nde gerçekleşti. Bolşevikler ve Lenin’in önderliğinde yapılan devrim, Marksistlerin kendi arasında da komünizm üzerine önemli pratik ve kuramsal tartışmalar başlattı. Marx’ın kuramı devrimlerin yerleşik ve büyük bir işçi sınıfının oluştuğu ileri kapitalist ülkelerde olacağını farz ediyordu. Bununla birlikte muazzam büyüklükteki cahil köylüleriyle ve küçük sanayisiyle Avrupa’nın en fakir ülkesiydi. Bu şartlar altında onların ideolojik vazifelerine göre öncelikle bir işçi sınıfının yaratılması gerekiyordu.</p>
<p>Bu nedenle sosyalist Menşevikler, kapitalizm oluşmadan evvel sosyalist devrim isteyen Lenin’in komünist Bolşeviklerine karşı çıkıyorlardı. Bolşevikler iktidara geldiklerinde Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’yla olan ilgisinin kesilmesini isteyen halkın ve toprak reformuna isteyen köylülerin desteğini elde eden pragmatik ve siyasî olarak başarılı “barış, ekmek ve toprak” sloganlarının ötesinde bir programdan yoksun kaldılar.</p>
<p>Komünizm ve sosyalizm terimlerinin kullanımları 1917 yılında Bolşevikler isimlerini Komünist Parti olarak değiştirdiklerinde ve sosyalist ilkelere bağlı tek parti rejimi kurduklarında değişti. Devrimci Bolşevikler ılımlı sosyalist hareketlerle olan bağlarını kopardılar ve İkinci Enternasyonal&#8217;den çekilerek 1919 yılında Üçüncü Enternasyonal&#8217;i ya da Komintern&#8217;i kurdular. Bundan böyle Komünizm terimi Komintern şemsiyesi altında toplanan partilerin ideolojilerini belirtmek için kullanılır oldu. Programları sosyalist iktisadın geliştirilmesini olduğu kadar, proletarya diktatörlüğünün kurulmasını sağlayacak olan dünya işçilerinin devrim için birleşmesi çağrısında bulunuyordu. Sonunda devletin yavaş yavaş yok edilmesiyle uyumlu bir sınıfsız toplum oluşturacak programları tuttu. Sovyet komünistleri 1920’lerin başında, eski Rus İmparatorluğu&#8217;ndan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği&#8217;ni ya da Sovyetler Birliği’ni kurdular.</p>
<p>Lenin’in demokratik merkeziyetçiliğini izleyerek, komünist partiler hiyerarşik bir yapıyla örgütlendiler. Tabanda yalnızca partinin yüksek üyeleri tarafından onaylanmış ve parti disiplinine tamamen uyan seçkin kadrolardan oluşan etkin hücre üyeleriyle örgütleniyorlardı.</p>
<p>1918 ile 1920 arasında, Rusya İç Savaşı’nın ortasında yeni rejime tüm üretim araçlarını devletleştirdi. Ayaklanmalar ve köylülerin rahatsızlığı başlayınca, Lenin Yeni Ekonomi Politik ’i (YEP/NEP) açıkladı. Bununla birlikte Josef Stalin’in liderlik için kişisel mücadelesi YEP’in sonunu hazırladı ve Stalin kendi otoritesini programı iptal etmek için kullandı.</p>
<p>Sovyetler Birliği ve Komünist Partiler tarafından yönetilen diğer ülkeler sosyalist iktisadi esaslar üzerine kurulu Sosyalist devletler olarak tanımlanırlar. Bu kullanım, onların sosyalist programı üretim araçlarının özel mülkiyetini ortadan kaldırmak ve iktisat üzerinde devlet kontrolünü kurmak için benimsediklerini belirtir; bununla birlikte, kendilerini tam anlamıyla komünist olarak tanımlamazlar çünkü ortak mülkiyet henüz yoktur.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik-<br /--> <strong>Stalinizm </strong></p>
<p>Sosyalizmin Stalinist versiyonu, bazı önemli değişikliklerle birlikte Sovyetler Birliğini ve dünya çapındaki Komünist Partileri şekillendirdi. Bu görüş büyük bir sanayileşme ve kamulaştırma programıyla komünizmi kurma ihtimali üzerinde duruyordu. Sanayinin hızlı gelişimi ve hepsinin ötesinde Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’nı kazanması, bu bakış açısına dünya çapında bir destek sağladı ve hatta Stalin’in ölümünü izleyen on yılda, parti otuz yıl içinde komünizmin kurulmasını vadeden bir program benimsedi.</p>
<p>Bununla birlikte Stalin’in önderliğindeki Sovyet modelin iskeletiyle komünizme ulaşma düşüncesindeki bazı gedikleri kanıtlar gösterdi. Stalin Sovyetler Birliği’nde hayatın yönünü kontrol eden baskıcı bir devlet kurdu. Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nin yeni lideri Nikita Kruşçev bu baskının büyüklüğünü kabul etti. Daha sonra bu büyüme azaldı, devlet memurları arasında Sovyet sisteminde gediklere yol açan rantçılık ve bozulma arttı.</p>
<p>Komintern’in faaliyetine rağmen, Sovyet Komünist Partisi Stalinist bir kuram olan “tek ülkede sosyalizm”i benimsedi. Sınıf mücadelesinin sosyalizmde daha zorlaşacağını söyleyen Stalinist görüşe göre eğer gerekliyse tek ülkede sosyalizmi kurmak mümkündü. Marksist enternasyonalizmden bu kopuş, “sürekli devrim” kuramını ortaya atarak dünya devriminin gerekliliğini vurgulayan Leon Troçki tarafından eleştirildi.</p>
<p><strong>Troçkizm </strong></p>
<p>Troçki ve destekçileri “Sol Muhalefet”i oluşturdular ve platformları Troçkizm olarak anıldı. Fakat Stalin Sovyet rejiminin tam kontrolünü ele geçirmeyi başardı ve onların Stalin’i iktidardan indirme girişimleri 1929 yılında Troçki’nin sürgün edilmesiyle sonuçlandı. Troçki’nin sürgün edilmesinin ardından, dünya komünizmi iki farklı fraksiyona ayrıldı: Stalinizm ve Troçkizm. Troçki daha sonra 1938’de Komintern’e bir meydan okuma olan Dördüncü Enternasyonal ’i kurdu.</p>
<p>Bugün Troçkizm’i izleyen bazılarına göre, bu ideoloji Sovyet bloğundaki Komünist çevrelerde Stalin’in ölümünden sonra bile kabul görmemiş ve Troçki’nin komünizm konusundaki açıklamaları devleti yıkacak koşulları hazırlayacak siyasî bir devrime önderlik etmede başarılı olmamıştır. Bununla birlikte Troçkist fikirler sosyal değişim deneyimleri yaşayan ülkelerde (örneğin Venezuela’nın başbakanı Hugo Chavez’le ilişkisi olan Alan Woods&#8217;un Marksist Enternasyonal Komitesi gibi) zaman zaman yankı bulmaktadır. Büyük Britanya, Fransa, İspanya ve Almanya gibi gelişmiş ülkelerde birçok parti politik arenadadır. Kapitalizmin destekçisi olan partilere katkıda bulunan Troçkist grupların, böyle davranılmasını uygun bulmayan diğer Troçkistler tarafından oportünizmle (fırsatçılık) suçlandığını unutmamak gerekir. en</p>
<p><strong>Soğuk Savaş Yılları </strong></p>
<p>Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan galibiyetle çıkmasının ardından Doğu Avrupa’da önemli müttefikler kazanmasıyla birlikte, komünizm hareketi birkaç yeni ülkede daha başladı ve Maoizm gibi birkaç değişik komünizm düşüncesinin yükselmesine de yardımcı oldu.</p>
<p>Sosyalizm birçok yeni ülkenin Sovyetlere eklenmesiyle ve Doğu Avrupa’ya yayılarak güçlendi. Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslavakya, Doğu Almanya, Polonya, Macaristan ve Romanya’da Sovyet Komünizmi örnek alınarak yönetimler kuruldu. Yugoslavya’da da Josip Tito’nun önderliğinde komünist bir yönetim yaratıldı ama Tito’nun bağımsız politikaları, Yugoslavya’nın Komintern’in yerine kurulan Kominform’dan çıkarılmasına yol açtı. Titoizm hareketi de deviasyonist (sapma) olarak adlandırıldı.</p>
<p>1950 itibariyle Çin Marksistleri Tayvan hariç tüm Çin ellerinde tutarak, dünyanın en kalabalık ülkesini yönetiyorlardı. Diğer bölgelerdeki komünist güçler, emperyalist dünya üzerinde huzursuzluk yaratıyor ve emperyalistler Orta Asya’daki ve Afrika’daki huzursuzlukları bastırmak için savaşa başvuruyorlardı. Bunların en acı sonuçlar doğuranlarından birisi Vietnam Savaşı ’dır. Değişik oranlarda başarılar sağlayan Komünistler, bu fakir ülkelerdeki ulusal ve sosyalist güçlerle birlikte Batı emperyalizmine karşı savaş verdiler.</p>
<p><strong>Maoculuk</strong></p>
<p>1953’te Stalin’in ölümünün ardından, Sovyetler Birliği’nin yeni önderi Nikita Kruşçev Stalin’in suçlarını ve yaptığı kişisel propagandayı ifşa etti. Lenin’in prensiplerine geri dönüş çağrısı yaptı ve böylece Komünist yöntemlerdeki bazı değişiklikleri haber vermiş oldu. Bununla birlikte, Kruşçev’in ıslahatları özellikle 1960’lar ve 70’lerde daha görünür hale gelen Çin ve Sovyetler Birliği arasındaki ideolojik farkları arttırdı. Uluslararası marksist hareketteki Çin-Sovyet bölünmesi açık bir düşmanlığa dönüşürken, Maoist Çin kendisini gelişmemiş dünyanın iki süpergüç olan ABD ve Sovyetler Birliği karşısındaki önderi olarak gösterdi ve Maoculuk dünyada Marksizmin yeni bir dalı olarak kabul edildi.</p>
<p>Sovyetler Birliği’nin Dağılması ve Günümüzde Marksizm</p>
<p>1985 yılında Mihail Gorbaçov Sovyetler Birliği’nin önderi oldu ve glasnost (açıklık) ve perestroika (yeniden yapılandırma) projeleriyle merkezi kontrolü azalttı. Polonya, Doğu Almanya, Çekoslavakya, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan Komünist yönetimi 1990 yılında terk ettiklerinde Sovyetler Birliği onlara müdahale etmedi ve 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin kendisi de dağıldı.</p>
<p>21. yüzyılın başıyla birlikte, Komünist partiler Çin, Küba, Laos, Kuzey Kore ve Vietnam’da iktidardalar. Moldova’nın başkanı Vladimir Voronin Moldova Komünist Partisi’nin üyesi olmakla birlikte ülke tek parti önderliğinde yönetilmiyor. Bununla birlikte Çin, Maocu mirasın birçok bakış açısını yeniden değerlendirdi ve Çin, iktisatta büyümeyi arttırmak için devlet kontrolünü azalttı. Komünist partiler ya da onların izleyicileri, birçok Avrupa ülkesinde ve özellikle de Hindistan’da siyasi olarak hala önemlerini koruyorlar.</p>
<p>Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalist devrimlerin ardından komünizmin neden başarılı olamadığına dair Marksist teoriler, kapitalist dış ülkelerin baskısı, devrimlerin gerçekleştiği ülkelerin görece az gelişmiş olması ve devleti kendi çıkarları doğrultusunda yöneten yeni bir bürokratik tabaka ya da sınıfın oluşması gibi etkenler üzerinde durmaktadır. Sovyetler Birliği’ne ve Sovyet sistemine yönelik Marksist eleştiriler, Sosyalist devletlerin “devlet kapitalizmi” ya da bürokratik diktatörlük haline geldiğini ve Sovyet sisteminin Marx’ın komünist idealinden çok uzağa düştüğünü söylemektedir. Devletin ve partinin bürokratik seçkinlerinin ağır bir şekilde merkezileşmiş ve baskıcı bir siyasal araç haline gelmiş aygıtta bürokrasinin sınıflı sisteme özgü bir sınıfmış gibi hareket etmeye başladığı vurgulanır.</p>
<p>Marksist olmayanlar ise devlet kapitalizmi terimini Komünist Parti tarafından yönetilen tüm topluluklar ve böyle ulus-devletler yaratma niyetinde olan herhangi bir parti için kullanırlar. Sosyal bilimlerde, Komünist Partiler tarafından yönetilen topluluklar tek partili yönetimlerinden ve sosyalist iktisadi tabanlarından dolayı ayrı tutulurlar. Antikomünistler böyle toplumlar için totaliterlik terimini kullansalar da, birçok sosyal bilimci böyle devletlerde bağımsız politik faaliyetler yürütmenin imkânlarını tanımlamışlar ve bunun gelişimini 1980ler ve 90ların başında Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki müttefiklerinin dağılmasından sonrasına kadar vurgulamışlardır. Kaldı ki, zaten Marx&#8217;a göre proletarya diktatörlüğü, komünizm aşamasına ulaşmak için geçilmesi gereken bir aşamadır. Dolayısı ile burjuva düzenlerinde olduğu gibi çok partili bir sistem kurulması zaten mümkün değildir. Bazı komünistler, sosyalist bir yönetimin totaliter bir yönetime dönüşmesinin, ancak halkın yönetime katılmasının engellenmesi ile olabileceğini savunmaktadırlar.</p>
<p>Bugün Marksistler ve anarşistler dünyanın pek çok bölgesinde faaliyettelerdir.Latin Amerika&#8217;da marxsizm gelişmiştir.Bugün;Küba,Venezuella,Bolivya,Çin,Kuzey Kore,Laos,Vietnam,Moldova ve Nikaragua sosyalist ve komünist partilerin iktidarlarıyla yönetilmektedir.</p>
<p><strong>Komünizmin Eleştirisi </strong></p>
<p>Çok çeşitli görüşlerdeki yazarlar ve siyasi eylemciler antikomünist eserler yayımlamışlar. Sovyet bloğuna muhalif olan Aleksandr Solzenitsin ve Vaclav Havel; Friedrich Hayek, Ludwig von Mises ve Milton Friedman gibi ekonomistler; Hannah Arendt, Robert Conquest, Daniel Pipes ve R. J. Rummel gibi tarihçiler ve sosyal bilimciler bunlardan bazılarıdır. Bazı yazarlar Komünist rejimle yönetilen ülkelerdeki, özellikle de Stalin dönemindeki insan hakları ihlallerini komünizmin eleştirisi olarak sunmaktadır. Fakat bunu eleştiren insanların büyük kısmının, kapitalist ülkelerin yaptığı insan hakları ihlallerine değinmemesi, bu tür eleştirilerin komünistler başta olmak üzere bazı insanlar tarafından antikomünist propaganda olarak yorumlanmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Bu eleştirilerin bazıları, komünist partilere karşı doğru noktalara değinmekle birlikte, hepsinin bilimsel bir yaklaşım olarak komünizme karşı geçerli olamadıkları iddia edilmektedir. Ve Varşova Paktı&#8217;na dahil olmayan birçok komünist partisi arasında çok önemli farklılıklar vardır; bundan dolayı hiçbir eleştiri hepsi için geçerli olamaz.</p>
<p>Birçok ülkede komünizmle mücadele, fikri eleştirilerle sınırlı kalmamış, fiziksel karşı koyuşlarla da çerçevesini genişletmiştir&#8230;.</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/komunizm-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Demokrasi ve tarihi</title>
		<link>http://www.buzlu.org/demokrasi-ve-tarihi/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/demokrasi-ve-tarihi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 May 2009 08:54:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi nedir]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[meclis]]></category>
		<category><![CDATA[nereden çıktı]]></category>
		<category><![CDATA[seçim]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal bilgiler]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=3316</guid>
		<description><![CDATA[Demokrasi Yunanca &#8220;halk&#8221; kelimesinin karşılığı olan demos ile &#8220;idare&#8221; manasına gelen kratos kelimelerinden meydana gelen bir terimdir. Kökü eski Yunan kültürüne uzanan demokrasi kavramı, o çağlardan günümüze çeşitli mana ve muhteva değişikliklerine uğrayarak gelmiştir. Yunan tarihçi Thucydid&#8217;e göre ilk olarak Perikles&#8217;in Atinalılara verdiği bir nutukta kullanılmıştır. Perikles, aristokratik rejimi yenen demokrasinin iyilik ve faziletlerini şu [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2009/05/demokrasi.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-3317" title="demokrasi" src="http://www.buzlu.org/images/2009/05/demokrasi.jpg" alt="demokrasi" width="228" height="326" /></a></p>
<p>Demokrasi Yunanca &#8220;halk&#8221; kelimesinin karşılığı olan demos ile &#8220;idare&#8221; manasına gelen kratos kelimelerinden meydana gelen bir terimdir. Kökü eski Yunan kültürüne uzanan demokrasi kavramı, o çağlardan günümüze çeşitli mana ve muhteva değişikliklerine uğrayarak gelmiştir.</p>
<p>Yunan tarihçi Thucydid&#8217;e göre ilk olarak Perikles&#8217;in Atinalılara verdiği bir nutukta kullanılmıştır. Perikles, aristokratik rejimi yenen demokrasinin iyilik ve faziletlerini şu ifadelerle dile getirmektedir: &#8220;Bizde devlet, bir azınlığın değil, çoğunluğun yararına göre idare edildiği için, bu idare şekli demokrasi adını almıştır.<br />
<span id="more-3316"></span><br />
Özel farklılıklara gelince; eşitlik kanunlar tarafından herkese temin edilmiştir. Fakat umumi hayata katılmaya gelince, kendi değerine göre her fert saygı görür ve ait olduğu sınıf, şahsî değerinden daha az önemlidir. Nihayet hiç kimse, fakirlik ve sosyal durumun karanlığıyla engellenmez; eğer siteye hizmet edebilirse..&#8221;<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Eski Yunanistan&#8217;da &#8220;tek adam&#8221; idaresi olan diktatörlük ve tiranlığa karşı, halkın kendi işlerine yön verebileceği bir idare şekli olarak demokrasi düşünülmüştür. Fakat Yunan şehirlerinde farklı şekillerde demokrasi uygulamaları görülmüştür. Aristo&#8217;nun ifadesiyle, demokrasi kısa zamanda &#8220;demagoji&#8221;ye dönüşmüştür. Ona göre demagoji, bir toplumun duygularını çelerek kendi çıkarlarını yürütme yolu idi. Bu dönemdeki &#8220;demokrasi&#8221;lerin ortak karakterleri, halkın şu veya bu şekilde, yapılacak idari işlere katılması sadece fikrî planda kalması şeklinde olmuştur.</p>
<p>Demokrasinin ilk uygulayıcıları Atina ve Isparta (Yunanistan)&#8217;daki şehir devletleri ile Grekler olmuştur. O dönemlerde bu iki şehirde birer devlet vardı. Her iki şehirde de halkın bütün erkekleri, şehrin yönetimine katılıyordu. &#8220;Genel bir toplantı&#8221; şeklinde bir araya geliyor, yönetim ile ilgili her hususta birbirleriyle görüşüyor, daha sonra aralarından bir yönetici seçip, kanunlar çıkararak bu kanunların uygulanmasını denetliyor; onlara muhalefet edenlere de cezalar koyuyorlardı. Böylelikle &#8220;halk yönetimi&#8221; (demokrasi), her iki şehirde de dolaysız şekilde uygulanmaktaydı. Bu yönetim şekline o zaman bu ismin verilmesi tam anlamıyla uygundu.</p>
<p>Demokrasi veya bir diğer adıyla &#8220;halk idaresi&#8221;nin gerçekleşmesi, azınlığın çoğunluğa hâkim olduğu ve insanlar arasında eşitsizliğin geçerli bulunduğu Yunan toplumu için büyük bir ilerleme ve gelişmeydi. Böylece vatandaşlar arasında eşitlik ve hürriyet gerçekleşmiş olacaktı.</p>
<p>Eski Yunan kültüründen sonra demokrasi uzun yıllar unutulmuş, yerini &#8220;krallık&#8221; tarzındaki idarelere bırakmıştır. Bu uzun unutuluş döneminden sonra demokrasinin tekrar canlanışını, Rodos adalarında 1641 yılında yazılan ilk siyâsî anayasada (esas teşkilât kanunu) görmek mümkündür.</p>
<p>Çünkü bu anayasa ilk defa, kanunları hazırlayacak bir meclisten ve bu kanunları uygulayacak bir &#8220;hükümet heyeti&#8221;nden bahsetmiştir. Bu tarihten sonra kavram devamlı olarak siyasî gündeme girmiş ve yavaş yavaş bugünkü muhtevasını kazanıp yaygın bir idare tarzı sayılmaya başlamıştır.</p>
<p>Demokrasi, tüm sorunlarımızı çözeceğimizi sandığımız ve belki de tüm sorunlarımızın çözümünün yattığı sihirli sözcük. Acaba bu konuda ne biliyoruz, neleri doğru olarak biliyoruz? Aslında kim ne derse desin siyaset, bir toplumdaki kaynak paylaşımı için yapılan çabaları betimliyor.</p>
<p>İşte bu paylaşım kavgası, örgütlü ve özgürlük içinde yapılırsa adına demokrasi diyoruz. Yüzlerce tanımı yapılmış demokrasinin; ama bana kalırsa en güzel tanımı Winston Churchill yapmış. “Demokrasi” diyor Churchill, “Berbat bir rejimdir. Ama rejimlerin en az berbat olanıdır.” Gerçekten demokrasinin ve özellikle demokrasi uygulamalarının eleştirisine girişsek, ciltler dolusu yazmak mümkün. Ama daha iyi bir şey bulamamış insanoğlu. Demokrasinin herkesin kabul edeceği bir tanımı da yok. Herkes kendine göre tanımlıyor demokrasiyi. Herkes kendince haklı tabii.</p>
<p>Ancak öyle kurallar var ki;bu kurallara uyulmadığı zaman demokrasiden söz etmek mümkün de değil. Bugünlerde moda olan bir “doğrudan demokrasi” yaklaşımı var. Yani “temsili demokraside” olduğu gibi, insanların kendi kendilerini “temsilcileri vasıtasıyla” değil, doğrudan doğruya yönetmeleri. Kendilerini ilgilendiren, ya da ilgilendirebilecek olan her konuda, kararları doğrudan doğruya almaları. Çok güzel bir şey elbette bu.</p>
<p>Gelgelelim “nasıl uygulayacaksınız?” sorusunu sorduğunuz zaman, yanıt alamıyorsunuz, çünkü “uygulanabilirliği” yok. İsviçre’nin bir iki minik kantonunda uygulanıyor, o kadar. Demokrasilerde “demokrasiyi yok etme özgürlüğü” olup olmadığı konusundaki çelişkiler hala tartışılmaktadır. Gerçekten bu konuda kesin bir hüküm sahibi olabilmek çok zor.</p>
<p>Tanım gereği elbette demokraside her türlü düşüncenin ileri sürülmesi gerekir. Ama demokrasinin de kendini savunmaya hakkı vardır. Hiçbir rejim, kendini “yok edeceğini” açıkça ifade eden gelişmelere izin veremez.</p>
<p>Ama düşünce nerede biter, eylem nerede başlar? İşte bunun saptanması çok zor ve bu nedenle tarih boyunca, özellikle 20 nci yüzyılda gördüğümüz diktatörlerin çoğu, “demokrasi elden gidiyor” diye kendi diktatörlüklerini kurmuşlardır. Demokrasiyi savunma bahanesi, “siyasal hasımları” bertaraf etmenin güzel bir gerekçesi ve kullanılabilir bir aracı olmuştur.</p>
<p>Demokraside Kamuoyunun Etkisi</p>
<p>DEMOKRASİDE KAMUOYU VE BASININ ÖNEMİ Basın:</p>
<p>Düzenli aralıklarla çıkan gazete, dergi vb. yayınların tümünü ve bunların hazırlanması ile ilgili etkinlik ve kuruluşları topluca belirten terimdir. Kamuoyu:Belirli bir konuda toplumun büyük bir kesimince benimsenen görüş, tavır ve inançların toplamıdır. Tanımı konusunda siyaset bilimciler, sosyologlar ve sosyal psikologlar arasında önemli görüş ayrılıkları vardır.</p>
<p>Bazen bir grubun yerleşik inançları, bazen sonuçtan bağımsız olarak; görüşlerin oluşturulma süreci sonucunda benimsenen görüşler için kullanılır. Siyasal demokrasinin ilkesi, mantıksal olarak savunabilir düşüncelerin halka benimsetilebileceğidir. İletişim teknolojilerindeki hızlı gelişim ve buna bağlı yeni iletişim düzeni, toplumların çok yönlü ve çok boyutlu etkilenmelerine neden olmuştur. Söz konusu değişim, ülkelerin ekonomik,sosyoekonomik, politik, hatta ideolojik yapılanmalarında da etkili olmuş, coğrafya sınırları bir anlamda eski değerini yitirmiştir. İletişimde, mesafe olgusu da yeni boyutlar kazanmış, uzaklar yakınlaşmıştır.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Günümüzde teknik atılımlar ve gelişmelerle, iletişim, gerek kamuoyunun yaratılmasında, gerekse halkla ilişkilerin düzenlenmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Devlet ve hükümet yönetimlerinin kitle iletişim araçlarıyla yönetsel etkinlikleri ön plana çıkarmaları, konunun önemini ve ağırlığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Demokrasinin Temel İlkeleri<br />
TÜRKİYE’DE SİYASAL PARTİLER Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de, siyasal partilerin ortaya çıkışında “temsili demokrasi”nin ve “oy hakkının genişletilmesi”nin önemli bir rol oynadığı yadsınamaz. Türkiye’de ilk siyasal örgütlenmeler, I. Meşrutiyet döneminin sonlarında, gizli olarak kurulan derneklerle başlamıştır. 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilânından sonra, dernek kurma özgürlüğü tanınmış ve siyasal partiler de, dernek statüsüne sokulmuştur. Bunun sonucunda, çoğunluğu daha önce kurulmuş derneklerin tabanları üzerinde olmak üzere, birçok siyasal parti kurulmuştur.</p>
<p>Ulusal Kurtuluş Savaşı döneminde ise, bağımsızlık mücadelesini yürütmek üzere, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri oluşturulmuştur. Bu dernekler, Erzurum Kongresinde, “Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında; Sivas Kongresinde ise “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilmiştir. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, TBMM’nin kuruluşunda ve ulusal bağımsızlığın kazanılmasında çok önemli roller üstlenmiştir.</p>
<p>23 nisan 1920’de toplanan TBMM’nin, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin programını uygulaması ve bir bütün olarak hareket etmesi beklenirken, zamanla birtakım gruplaşmalar ve düşünce ayrılıkları kendisini göstermiştir. Diğer yandan, yeni kurulan devletin yapısında, siyasal partiler gibi, birtakım çağdaş kuruluşlara da gereksinim duyulmaya başlanmıştır. Bu gelişmelerin sonucunda Mustafa Kemal Atatürk tarafından 9 Eylül 1923’te HALK FIRKASI (Cumhuriyet Halk Partisi) kurulmuştur.</p>
<p>CUMHURİYET HALK FIRKASI(PARTİSİ) TBMM’de gruplaşmaların çoğaldığı ve siyasal yaşamda siyasal partilere gereksinim duyulmaya başlandığı bir ortamda, Mustafa Kemal, 6 Aralık 1922 tarihinde basına verdiği bir demeçle, “HALK FIRKASI” adını taşıyan bir siyasal parti kuracağını açıklamıştır. 8 Nisan 1923 tarihinde ise, Mustafa Kemal’in, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatıyla, bir bildiri yayınladığı görülmektedir.</p>
<p>Dokuz maddeden oluştuğu için 9 umde (ilke) olarak anılan bu metin, bir “seçim bildirgesi” dir. Bu seçim bildirgesi, aynı zamanda, kurulacak parti için de bir program hazırlığı niteliğini taşımaktadır. Daha sonra Mustafa Kemal ve partinin kuruluşunu destekleyen milletvekilleri, tüzük hazırlıklarına başlamışlardır.</p>
<p>Hazırlanan tüzükte, “HALKÇILIK”, “CUMHURİYETÇİLİK”, “MİLLİYETÇİLİK” temel ilkeler olarak gösterilmiş; “ULUSAL TÜRKİYE’DE SİYASAL PARTİLER Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de, siyasal partilerin ortaya çıkışında “temsili demokrasi”nin ve “oy hakkının genişletilmesi”nin önemli bir rol oynadığı yadsınamaz. Türkiye’de ilk siyasal örgütlenmeler, I. Meşrutiyet döneminin sonlarında, gizli olarak kurulan derneklerle başlamıştır. 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilânından sonra, dernek kurma özgürlüğü tanınmış ve siyasal partiler de, dernek statüsüne sokulmuştur.</p>
<p>Bunun sonucunda, çoğunluğu daha önce kurulmuş derneklerin tabanları üzerinde olmak üzere, birçok siyasal parti kurulmuştur. Ulusal Kurtuluş Savaşı döneminde ise, bağımsızlık mücadelesini yürütmek üzere, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri oluşturulmuştur. Bu dernekler, Erzurum Kongresinde, “Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında; Sivas Kongresinde ise “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilmiştir. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, TBMM’nin kuruluşunda ve ulusal bağımsızlığın kazanılmasında çok önemli roller üstlenmiştir.</p>
<p>23 nisan 1920’de toplanan TBMM’nin, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin programını uygulaması ve bir bütün olarak hareket etmesi beklenirken, zamanla birtakım gruplaşmalar ve düşünce ayrılıkları kendisini göstermiştir. Diğer yandan, yeni kurulan devletin yapısında, siyasal partiler gibi, birtakım çağdaş kuruluşlara da gereksinim duyulmaya başlanmıştır.</p>
<p>Bu gelişmelerin sonucunda Mustafa Kemal Atatürk tarafından 9 Eylül 1923’te HALK FIRKASI (Cumhuriyet Halk Partisi) kurulmuştur. CUMHURİYET HALK FIRKASI(PARTİSİ) TBMM’de gruplaşmaların çoğaldığı ve siyasal yaşamda siyasal partilere gereksinim duyulmaya başlandığı bir ortamda, Mustafa Kemal, 6 Aralık 1922 tarihinde basına verdiği bir demeçle, “HALK FIRKASI” adını taşıyan bir siyasal parti kuracağını açıklamıştır. 8 Nisan 1923 tarihinde ise, Mustafa Kemal’in, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatıyla, bir bildiri yayınladığı görülmektedir.</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/demokrasi-ve-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kitleler Psikolijisi</title>
		<link>http://www.buzlu.org/kitleler-psikolijisi/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/kitleler-psikolijisi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2009 07:50:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[hükümdar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitleler Psikolijisi]]></category>
		<category><![CDATA[meclis]]></category>
		<category><![CDATA[parlemento]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=3073</guid>
		<description><![CDATA[Yüzyıl önce devletlerin geleneksel politikaları ve hükümdarlar arasındaki yarışlar, olayların beli başlı sebeplerini oluşturuyordu. Kitlelerin düşünceleri çok defa hesaba katılmazdı fakat içine girmekte olduğumuz çağ gerçekten kelimenin tam anlamıyla kitleler çağı olacaktı. Kitleyi meydana getiren bireyler kimler olursa olsun; yaşama biçimleri, karakterleri veya zekaları ister benzer, isterse ayrı olsun, kalabalık haline gelmiş olmaları onlara bir [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="alignnone size-full wp-image-3074" title="kitleler-psikolijisi" src="http://www.buzlu.org/images/2009/03/kitleler-psikolijisi.jpg" alt="kitleler-psikolijisi" width="225" height="180" /></p>
<p>Yüzyıl önce devletlerin geleneksel politikaları ve hükümdarlar arasındaki yarışlar, olayların beli başlı sebeplerini oluşturuyordu. Kitlelerin düşünceleri çok defa hesaba katılmazdı fakat içine girmekte olduğumuz çağ gerçekten kelimenin tam anlamıyla kitleler çağı olacaktı.</p>
<p>Kitleyi meydana getiren bireyler kimler olursa olsun; yaşama biçimleri, karakterleri veya zekaları ister benzer, isterse ayrı olsun, kalabalık haline gelmiş olmaları onlara bir nevi kollektif ruh aşılar.<br />
Kitleler tamamen bilinç altı tarafından yönetilir. Dışarıdan gelen bütün etkilerin oyuncağı haline gelebilir. Kitlelerin kendilerine has iyi veya kötü duyguları olabilir. Bunlar abartılı ve basit olarak ortaya çıkabilir. Sorumluluk duygusuna sahip olmadıkları için, kitlelerin duygularının şiddetliliği farklı cinsten kitlelerde aşırı bir hal alır.<br />
<span id="more-3073"></span><br />
Kitlelerde de tıpkı fertler gibi düşünceleri, muhakemeleri hatta farklı olmasına rağmen hayal güçleri bulunmaktadır. Kitlelere aktarılan düşünceler her ne olursa olsun hayaller halinde yerleştirilmek kaydıyla nüfus kazanabilirler. Bu hayaller, düşünceler arasında mantığın ilgisi yoktur. Kitlelerden düşüncelerin, bir arada yaşadığı görülür. Kitleler yalnız hayalleriyle düşünebildiklerinden yine yalnız hayalleri aracılığıla etki altınada bulundurulabilirler.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Kitlelerin inan ve kanaatleri, bireylerinkine hiç benzemez. Onlar körükörüne itaat, korkunç hoşgörüsüzlük, dini duygulara bağlı şiddetli propaganda ihtiyacını taşır. Bu inanç ve düşünceleri etkileyen etkenlerin başında kelimeler, fornüller, akıl, tecrübe ve hayaller gelmektedir.<br />
Kitlelerin herzaman bir liderleri, önderleri bulunmuştur. Önderler özellikle nevrozlular, yaratılışca heycanlı olanlar arasından çıkmıştır. Halk güçlü iradeye sahip olan kişiyi daima dinler. Kitle halinde bulunan bireyler bütün iradelerini kaybettiklerinden, irade sahibi olan kişiyi içgüdüsel olarak dinlerler.</p>
<p>Psikolojik araştırmalarla belirlenmiştir ki; kitleler bazı hareketleri dikkate alındıkları zaman şüpesiz cânicidirler. Cani denen kitlelerin genel karakterleri, telkine elverişlilik, çabuk inanırlılık, hareketlilik, iyi veya kötü duygulara mübelağa ve aşırılılık, bazı ahlaki hallerinin belirlenmesi olarak görülmüştür.</p>
<p>Cineyet mahkemesi hakimleri önce verilen kararlar bakımından, bir kitleyi oluşturan değişik unsurlar, zihinsel düzeylerine zayıf bir konik oluştururlar.</p>
<p>Seçim kitlelerini oluşturan şahıslarda görülen özellikler arasıda; değerlendirme zayıflığı, tenkit yokluğu, çabuk hiddetlenme ve basitliktlik vardır. Bunların kararlarında önderlerinin nüfuzu önemli bir rol oynar.</p>
<p>Parlemento meclisleri anonim olmayan isimli kitleleri ve gayri mütecanis kitleleri oluşturur. Kitlelerin genel karakterlerini parlementolarda buluruz.</p>
<p><!--adsense#336x280kareicerik--></p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/kitleler-psikolijisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Roma Hukuku</title>
		<link>http://www.buzlu.org/roma-hukuku/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/roma-hukuku/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Mar 2009 15:12:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyetler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih ve Savaşlar]]></category>
		<category><![CDATA[eski roma]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Lexler]]></category>
		<category><![CDATA[Preatorun]]></category>
		<category><![CDATA[Rum]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Theodosius]]></category>
		<category><![CDATA[ticaret]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=3046</guid>
		<description><![CDATA[Cumhuriyet Döneminde tarfların anlaşmasından doğan ve yalnız onları bağlayan kaideye “Lex” adı verilirdi.  Günümüzde kullanıdığımız kanun terimini Roma’da lex publica yani halkın muhatap olduğu kaide terimi karşılıyordu. İki çeşit lex publica vardı. a) Lex Data; Halk meclisinin verdiği yetkiye dayanarak senatus veya bir magistra’nın çıkardığı, idare işleri için yapılan, yönetim ile ilgili kanunlardı. Bunları bir [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-3047 aligncenter" title="eski-roma" src="http://www.buzlu.org/images/2009/03/eski-roma.jpg" alt="eski-roma" width="200" height="160" /></p>
<p>Cumhuriyet Döneminde tarfların anlaşmasından doğan ve yalnız onları bağlayan kaideye “Lex” adı verilirdi.  Günümüzde kullanıdığımız kanun terimini Roma’da lex publica yani halkın muhatap olduğu kaide terimi karşılıyordu.</p>
<p>İki çeşit lex publica vardı.<br />
a) Lex Data; Halk meclisinin verdiği yetkiye dayanarak senatus veya bir magistra’nın çıkardığı, idare işleri için yapılan, yönetim ile ilgili kanunlardı. Bunları bir eyaletin işlerini veya Roma’nın idaresi için çıkarılmışlardı. Bu kanunlar, diğerlerine nispeten daha eski zamanlardan beri varlardı.</p>
<p>b) Lex Rogata; Magistranın teklifi ile halk meclisi tarafından onaylanan ve halkın tamamının tabi olduğu kurallardı.</p>
<p>Lex publica; iki taraflı bir anlaşma gibiydi;<br />
Magistranın teklifi; rogat<br />
Halkın kabulü; iubet<br />
Ayrıca bunların dışında senatus’un da kanunu tasdik etmesi gerekiyordu.<br />
<span id="more-3046"></span><br />
Lexlerin yapılışı:,</p>
<p>Öncelikle magistra bir kanun tasarısı hazırlardı; latio legis.<br />
Daha sonra magistra bu bu tasarının ilan edilmesini temin ederdi; promulgatio.<br />
Bu işlem, tasarı hakkında oy verecek kişilerin öğrenmesini temin için tahta levhalar üzerine yazılır ve Roma’nın büyük bir meydanına asılırdı.<br />
Bu sırada kanun teklifinin oylanacağı gün de açıklanırdı<br />
Oylama gününde tasarı aleyhine veya lehine konuşmalar olmaz, müzakere yapılmazdı. Toplantı sadece oylama amacıyla yapılırdı. Oylama gününde tasarıda herhangi bir değişiklik yapılması mümkün değildi. Tasarıda değişiklik sadece magistra’nın isteği ile yapılabilirdi.<br />
İlan edilen günde oy verme hakkı olan vatandaşların fikri sorulurdu; rogatio.<br />
İlk zamanlarda oy gizli olarak verilirdi ve o sırada tutanağa geçirilirdi.<br />
Mö.2 üzyılın başından itibaren yazılı ve gizli oy usulü getirildi.<br />
Toplantıya katılanlar oylarını küçük bir levhaya yazarlardı. Burada kullanılan kelimeler; “istediğin gibi olsun” manasında uti rogas ve “eskisi gibi kalsın” manasında antiquo şeklindeydi.<br />
Oylar sıraya girilerek sepetlere atılır ve daha sonra sayılrıdır; diribitio.<br />
Netice bir görevli tarafından açıklanırdı; renuntiatio.<br />
Son olarak, kabul dilen kanunlar bazen toplumun da öğrenmesi için ilan edlirdi; publicatio  .<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Kanunlar, teklifi yapan magistra veya magistraların adıyla anılırdı. Örneğin Lex Aquilia; tribunus olan Aquilius’un teklifiyle concilia plebis tarafından çıkarılmış olan, başkasının malına verilen zararlar hakkında bir kanundu.</p>
<p>* Lex’ler yaptırımları (sanctiones) bakımından üç türlüydü;</p>
<p>a) Lex Perfecta “Tam, mükemmel kanun” anlamına gelen bu kanunlarda, yasaya aykırı yapılan işlemler geçersiz-batıl sayılırdı.</p>
<p>b) Lex Quam Minus Perfecta Türkçe’ye çevrimi pek uygun düşmeyecek şekilde “mükemmel olmayan, mükemmelden eksik” ya da “tam olmayan, teknik olarak eksik” kanunlarda; yapılan yasaya aykırı muameleler geçersiz sayılmazdı fakat mualemeyi yapan cezalandırılırdı.</p>
<p>c) Lex imperfecta “müeyyidesiz kanun” muameleyi yasaklamasına rağmen bu yasaya aykırı hareket edenlere herhangi bir yaptırım uygulanmazdı. Bunlar genelde dinle ilgili olan ve sonucu vicdana bırakılan konulardı. İstisnai kurallardı çünkü cezası olmayan yasa teknik olarak eksiktir .</p>
<p>2. CUMHURİYET DÖNEMİ MAGISTRALARINI SAYINIZ. CONSUL, AEDILIS CURILIS VE TRIBUNUS PLEBIS’ İ İZAH EDİNİZ.</p>
<p>Magistra ’lar; devletin icra organı olarak faaliyet gösteren yüksek dereceli memurlardır. Fakat günümüz anlamında memur değillerdir zira magistralar yaptıkları iş için ücret almaz hatta görevlerinin gerektirdiği masrafları bizzat yapardı. Çünkü bu onun için bir onurdu ve bu işin para karşılığında yapılması yakışıksız kalırdı.<br />
Cumhuriyet Döneminde; krallık idaresi yıkıldıktan sonra devletin işlerini görmek için pek çok magistralık ihdas edildiği görülmektedir .<br />
Bu dönemdeki magistralar;</p>
<p>a.Consul<br />
b.Dictator<br />
c.Praetor<br />
d.Censor<br />
e.Quaestor<br />
f.Aedilis Curulis<br />
g.Tribunus Plebis</p>
<p>Bu magistralık makamlarının her birini, birden fazla magistra işgal etmekteydi . Bunların her birinin görevleri ve yetkileri birbirinin aynısı idi.</p>
<p>CONSUL</p>
<p>Cumhuriyet Döneminde artık halk Krallık Dönemi’nde olduğu gibi tek kişi tarafından yönetilmiyordu. Rex yerine consul denilen bir tür magistra makamı oluşturulmuştu. Bu makam, Halk Meclisi tarafından seçilmiş tamamen aynı yetkilere sahip iki kişiden oluşuyordu .</p>
<p>Consuller imperium   yetkisine sahiplerdi. Bütün devlet işlerini yürütür ayrıca orduyu kumanda ederlerdi. Aynı zamanda en yüksek yargılama organı idiler. Özel hukuk alanındaki olaylarda uygulanacak hukuk belirlemek bakımından görevleri günümüzdeki hakimlere benzerdi. Consullerin doğrudan kanun yapma yetkileri yoktu fakat kanun teklif etme yetkisi vardı. Tek başına yasama yapamazdı fakat yasama yetkisine sahipti. Consullerin görevleri arasında hazineyi idare etmenin yanı sıra halk meclisleri ve senatus’u toplantıya çağırmak, toplantılara başkanlık etmek, kanun tasarılarını meclise arzetmek gibi görevleri vardı.</p>
<p>Consuller, yaptıkları işleri beyanname ile bildirir, isterlerse bunu değiştirebilirlerdi.</p>
<p>Consuller önceleri devlet işlerini beraber yürütürken, zaman içinde Romanın büyümesi ve işlerin artması ile aralarında bir iş bölümü yapmaya başladılar. Bir consulun aldığı kararın diğer consul tarafından onaylanmaması halinde, kararı beğenmeyen consul, intercessio &#8211; veto hakkına sahipti. İki adet consul olduğundan dolayı oylama imkanının olmaması nedeniyle aynı karara varılmaması halinde bir risk doğuyordu. Veto hakkı; magistraların birbirlerinin faaliyetlerin sınırlamalarının tek yoluydu.</p>
<p>Zaman içinde özellikle devlet işlerinin iki kişi tarafından yönetilemeyecek kadar artması; bazı iş alanlarında yönetme yetkisinin başka kişilere verilmesi zorunluluğunun ortaya çıkması sonucu Praetor ve Censor gibi yeni magistra makamları kuruldu ve yukarda sayılan görevlein bir kısmı bu makamlara devredildi.</p>
<p>Consuller toplumda saygınlık kazanmış ve güvenilen kişilerdi. Seçilecek kişiye verilen büyük yetkilerin ve otoritenin kötüye kullanılmayacağı fikri olması gerekliydi. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde; Patrici-Plebs ayrımı olan dönemlerde magistralar sadece patrici sınıfından seçilirken, bu mücadele bittikten sonra pleblere de hukuken consul olma yolu açıldı . Fakat buna rağmen aslında magistra olmak için sıradan bir Roma vatandaşı olmak yeterli değildi. Genelde nüfuzlu, saygı gören, senatus veya şövalye sınıfına mensup ve belli zenginliğe sahip Romalılar bu devlet hizmetini yapmaya uygun görülürlerdi. Ailesi içinde daha önce magistralık yapmış olanların seçilme şansı daha fazlaydı.</p>
<p>İktidarı fiilen ellerinde tutan bu magistraların görev süreleri bir yıldı ve bu süre sonunda sıradan birer Roma vatandaşı gelirler ve iktidarları boyunca yapmış oldukları işlerden sorumlu tutulabilirlerdi.</p>
<p>TRIBINUS PLEBIS</p>
<p>Bu tribunus; Cumhuriyetin ilk asırları boyunca sürmüş olan patricius-plebs sınıflarının mücadelesi sonunda ortaya çıkmış bir magistralıktır.</p>
<p>Patricius: Roma’da aynı soydan geldiklerine inanan, toplumsal, ekonomik ve dini açıdan bağımsız birliklere verilen isim.<br />
Pleb: Merkezde değil, deniz kıyısı ve sınırlarda yaşayan, merkeze fazla sokulmayan, zanaat ve çiftçilikle uğraşan, yönetilen sınıfa verilen isim.<br />
Bunlar Patcicius’a bağlı olmayan özgür topluluklardı.<br />
Plebler, ancak Cumhuriyetin başından sonra Roma vatandaşı olmuşlardı fakat gene de hakları çok azdı. Cumhuriyet Döneminin ilk seneleirnde sürekli savaşan Roma’da bütün zarar sınırlarda yaşayan Plebler’e geliyor, toprakları harap oluyor, savaş kazanılsa dahi, kendilerine ager publicus   dan hisse verilmiyordu. Bunun nedeni, yeni elde edilen toprakları vatandaşlara dağıtanların çoğu gibi patricileri temsil eden bir magistra olmasıydı.</p>
<p>Mö.494 yılında Plebler ayaklandılar. Roma’nın hemen yakınında, Mons Sacer tepesinin üzerinde yeni bir devlet kurmaya giriştiler. Aslında amaçları Roma ile anlaşmaktı. Patriciler, bu devletin kurulmalarının kendileri için zararlı olduğunu düşündüklerinden anlaşmaya yanaştılar.<br />
Bu anlaşmaya göre Patriciler hiçbir avantajlarını kaybetmiyorlardı ancak Pleblerin bir reisi olacak ve onların Roma içindeki menfaatlerini koruyacaktı. Bir nevi Plebs Magistrası olan bu kişi; Tribunus Plebis’dir.</p>
<p>Plebleri, Patriciusların keyfi davranışlarına karşı korumak amacıyla getirilmiş olan bu makam, imprium ’u bulunmamasına rağmen temsil ettiği Plebs sınıfının menfaatine aykırı bir şey görürse bunu veto edebilirdi. Magistraların sahip oldukları bu veto yetkisi onlara sanılandan çok daha büyük bir kuvvet vermişti.  Bu yetki ile isterlerse bütün devlet mekanizmasının işleyişini durdurabiliyorlardı.</p>
<p>Tribunus Plebis’in dokunulmazlığı vardı ve buna tecavüz edenler idama mahkum olurlardı.</p>
<p>Pleb Magistraları ‘nın kuvveti gittikçe arttı ve iki sınıfın haklarının eşit hale gelmesinde en büyük rolü oynadı. Bu makam ayrıca kuruluş amacını da aşarak Roma vatandaşlarının tamamını ilgilendiren konularda birebir etkili oldu .</p>
<p>AEDILIS CURILIS</p>
<p>Gene consul’ lerin görevini azaltmak amacıyla, önceleri patrici sınıfından seçilen, görev süreleri bir yıllık olan iki kişilik küçük bir magistra makamıydı.<br />
Bu magistralar şehrin asayişini ve çarşı pazarda düzeni sağlarlardı. Çarşı pazar alışverişlerinden doğan ihtilaflara bakarlardı . Roma için erzak temini ile de görevliydiler ve imperium yetkileri yoktu. Bunla bir nevi günümüzdeki belediye zabıtası görevini yaparlardı.<br />
Mö.365 senesinde Plebler de seçilme hakkına sahip oldular. Uzun süre; bir sene her ikisi pleblerden, diğer sene her ikisi patricilerden seçilerek görev yaptı.</p>
<p>3. PREATOR KİMDİR, YETKİLERİ NELERDİR? HUKUK ALANINDAKİ FAALİYETLERİ VE USUL HUKUKU İLE İLGİLİ UYGULAMA ŞEKİLLERİNİ İZAH EDİNİZ.</p>
<p>Roma’nın ekonomik yapısında meydana gelen değişikler, idareyi de zorlaştırması sonucu pek çok yeni magistralık ortaya çıkmıştı. Toprakların genişlemesi, ticaret ve tarımın gelişmesi yani kısaca Roma’nın büyümesi, insanlar arasında hukuki ilişkilerin de gelişmesine İus Civile’nin yetersiz kalmasına neden oldu. Küçük bir toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilen İus Civile, yeni ilikşkilerin gerektirdiği hukuk için yeterli kapasite de değildi. Ayrıca genslerin iç hukukları dışında yabancılarla gelişen ticaretle birlikte yabancılarla da daha sık hukuki ilişkilere girişmek gerekmişti. Consullerin görevleri arasında savaş döneminde orduyu kumanda etmek de vardı. Cumhuriyet Döneminde çok sık yapılan savaşlar nedeniyle sık sık ülke idaresini bırakarak orduyu yönetmeye giden Consul’un yerine bakması için oluşturulan ve şehrin yargı işlerine bakan magistra Praetor’dür. Mö.367 yılında kurulan Praetor makamı, hiyerarşik olarak Consullerin altında bulunuyordu.<br />
Consul de şehirde olmadığından Praetor her zaman şehirde bulunmak zorundaydı. Bu nedenle Praetor Urbanus ismiyle anılırdı.</p>
<p>İlk başlarda sadece Patrici sınıfından seçilen Praetor; Mö.337’den itibaren Plebler arasıdan da seçilmeye başladı. Sadece bir adet Praetor vardı.<br />
Mö. 242 senesinde ikinci bir Praetorlük tahsis edildi. Fonksiyonu aynı fakat yetki sahası farklıydı. Praetor Peregrinus;( yabancılar praetoru) sadece yabancılar ve Romalılar arasındaki  anlaşmazlıklara bakmakla görevliydi. Praetorlerin sayısı zamanla onsekize kadar yükseldi, fakat faaliyetleri hiç değişmedi. Tarihsel gelişim sürecinde hukuk yaratarak  Roma hukunu değiştirmeyi ve geliştirmeyi başaranlar şehir Praetorleri olmuşlardır.<br />
Praetor ’ün görevi iurisdictio denilen yargı faaliyetiydi. İurisdictio’ nun kelime anlamı “hukuku söylemek” di (ius dicere). Praetor; tarafların katılımı ile kendi seçtiği hakimin anlaşmazsızlıklara uygulayacağı kuralları belirlerdi. Hakim; klasik devirde Praetor tarafından son şekli verilen yazılı dava programına uyarak davayı karara bağlardı.</p>
<p>Praetor; kanun koyucu değildi. Fakat zamanla ceza mahkemelerine başkanlık etmeye başladılar ve usul hukukunun gelişmesini sağladılar. Usul hukuku konusunda etkileri ve katkıları çok fazlaydı. Bu bağlamda Praetor Peregrinos ’ın Roma Hukukuna evrensel nitelikte kuralların girmesini sağlamalarını sayesinde olmuştur. İus Civile, örf ve adetler ve 12 Levha Kanunu sadece Romalılar için oluşturulmuştu, onlara uygundu ve sadece onlara uygulanıyordu. Başlangıçta sadece esir olarak gelen veya hakimiyete alınan yabancılar için bir hukuk yoktu Zamanla şehirde yabancıların yaşamaya başamaları ile bunun yansıması olarak praetor peregrinos oluşturuldu. Bu praetor’un görev ve yetki alanlarıyla oluşan kurallara ius gentium denirdi(kavimler hukuku). Bu kurallar anlaşmazsızlığa düşenlerin yanında herkes için geçerli ve herkese uygulanabilecek nitelikte kurallardı. Yabancılar praetoru, şehir praetoruna göre daha serbest hareket edebiliyordu. Çünkü ius civile, teamül hukuku veyahut kanunlar yabancılar için geçerli değildi.<br />
Praetor urbanus ve praetor peregrinos; Roma Hukukunu zamanın ihtiyaçlarına uydurmak için yeni kurallar getirirken consilium’ ların etkisi bunda çok büyük olmuştur. Consiliumlar, magistraların sıksık fikirlerini aldığı üyeleri bizzat praetorler tarafından seçilmiş, saygın, bilgili, güvenilen hukukçulardan oluşan bir danışma kuruludur. Çünkü Preatorlar, günümüzdeki hakimler gibi değil, özel şahıslardı ve hukukçu değillerdi. Yani Roma’da hakimin hukukçu olması gerekli değildi. Aynı zamanda hakim bir devlet memuru da değildi. Olayı çözerken hukuki bilgiye ihtiyaçları vardı. Consilium, Roma devletinin bütün alanlarında görülmekteydi. Praetor; bu kurulun fikirlerine bağlı değildi fakat genelde bu fikirlere uyardı ve bunlar zamanla kanun olurlardı. Bu şekilde consilium’un ilmi görüşü ve praetor’un temsil ettiği devlet gücü birleşerek tatbikat için gerekli hukuk kuralları yaratılırdı. Praetor’lerin ortaya çıkardığı hukuka ius praetorium veya ius honorarium denirdi.</p>
<p>PRAETOR BEYANNAMESİ</p>
<p>Praetorlerin hukuk geliştirmelerinde edictum denilen beyannameleri önemli bir faktör olmuştur. Göreve gelen praetor; görev süresi boyunca düzeni sağlamak üzere yargı işlerinin görülmesinde uyacağı programı ve prensipleri, yapacağı  faaliyetleri bu edictumlarda ilan ederlerdi. Bu beyannamelerde belirtilen prensip ve kurallar kanun niteliğinde değildi. Bunlarda; praetor’ün bir yıllık görev süresi boyunca tanıyacağı dava hakları, defiler.. yer almaktaydı. Praetorler yayınladıkları beyannamelere görev süreleri boyunca bağlı olacaklarını belirtmiş oluyorlardı.  Dava açmak isteyen kişiler, hem praetor önünde hem de dava açmak istedikleri kimselere karşı talep edeceklerini bu beyannamelerdeki esaslara dayandırıyorlardı.<br />
Genelde yeni gelen Praetorler, önceki praetorun beyannamesini kısmen değiştirerek ilan ediyordu fakat zamanla bu edictumlar belli bir şekil alarak hukuka yerleştiler. Çünkü eski beyannamede yeralan esaslar yerleşmiş ve tatbikatta tutulmuş kurallardan meydana geldiği için çok defa muhafaza edilir veya ufak değişiklikler yapılırdı.  Bu şekilde hukuk kuralının ihtiyaçları derhal karşılanmış olurdu.<br />
Hukukun beyannameler yoluyla düzenlenmesi yeni ihtiyaçlara daha uygundu. Zaman içinde edictumun temelinin değiştirilmeyerek yeni praetorler tarafından da kabul edilerek bir gelenek haline gelmesi ile, değişmeyen, daimi beyanname manasında edictum perpetuum adını almıştır .<br />
Edictumlar hukuki devamlılığı sağladığı için çok başarılılardı. Bu nedenle İus honorarium alanında çıkmış bazı müesseler daha sonra ius civile kapsamına alınmıştır.<br />
Zamanla edictum, praetorün yargı alanındaki faaliyeti sonucu ortaya çıkan tüm hukuk malzemesini, hukuki himaye vasıtalarını içeren bir hale geldi. Bu şekilde hukukun kaynağı kanun olmakla beraber hukuk güvenliğini sağlayan özelliği ile edictumlar önemli bir hukuk ögesini temsil etmişlerdir.<br />
Beyannamenin değişmez hale getirilmesi MS.130 yılında İmparator Hadrianus’ un  dönemin büyük hukukçularından Salvius Iulianus’ u, edictumu değişmeyecek hale getirmesiyle görevlendirmesi snonucu oldu.<br />
İmparator Hadrianus’ un bunu yapmaktaki amacı imparatorların mutlak iktidarlarının yanında bu iktidarla bağdaşması mümkün olmayan başka bir kaynaktan Praetor Hukuku’nun yaratılmasını önlemek istemesidir. Salvius Iulianus’un bazı yerlerini çıkarıp bazı yenilikler yaparak tekrar düzenlediği edictum, senatus tarafından onaylanarak kullanılmaya başlandı. Böylece hukukun gelişmesi, iktidarına dayanarak yeni kaideler koyan imparatorun eline geçmiş oldu. Göreve gelen Praetorler değişmez hale getirilmiş beyannameyi aynen neşretmeye devam etmek zorundaydı. Artık bu gelenek icabı olmuştu.</p>
<p>Preatorların etkisi Principatus Döneminde azalmasına rağmen edictumlar çok ciddiye alınan bir kaynak olmuşlardır.</p>
<p>PREATORUN ‘USUL HUKUKU’NA KATKILARI</p>
<p>Praetorler usul hukukunda yeni bir nizamın doğmasını sağlayan başlıca  faktörlerden biri olmuştur.<br />
Pretorler, artık bir format olarak uygulanan hukuktu. Praetor; bunu yumuşatarak uygulardı. Örneğin hukuka uygun, hakkaniyete aykırı bir olayda, Preator; İus Civile’ye göre haklı olan davayı reddedebilirdi .<br />
Ius civilenin dava hakkı tanımadığı durumlarda Praetor; haklı buluyorsa dava hakkı tanıyabilirdi. Bunlara Praetor Davaları denirdi.<br />
Praetor; İus Civile’ ye göre haklı olup da hakkını alamayan kişilere hakkını almasında yardımcı olurlardı.<br />
Örneğin davacı gelir, malın kendisine ait olduğunu söyler fakat karşı taraf malı vermez ise Praetor; davalının malı almasını sağlardı.<br />
Praetor; Bir kimse korkutulmak suretiyle borçlandırılmış ise kendisine açılacak alacak davasına karşı exceptio metus-ikrah defi öne sürebilirdi.</p>
<p>Praetorelerin o dönemin ve günümüz hukukuna getirdikleri en önemli yenilik Def’iler – exceptiones dir. Bunlar ilk defa formula usulünde ortaya çıkmış olan savunma imkanlardır. Ius Civile’ ye göre davacı haklıysa, davalı mahkum olurdu, bunun ötesi yoktu. Bu durum hakkaniyete aykırı olabiliyordu. Bu nedenle Praetor tarafından zamanaşımı konusu hukuka getirilmiştir. Davacı haklıda olsa davalıyı mahkumiyetten kurtarmak için atabileceği bir savunma türüydü. Exceptione’ ler hukukta büyük bir yeniliktir ve günümüzde hala aynı şekilde kullanılırlar.</p>
<p>İnterdictum; Praetor; bu himaye sayesinde haklı olana karşı kuvvet kullanılmasını yasak ederdi. Bu Praetor tarafından verilmiş sözlü bir emirdi. Taraflar arasındaki sorunu çözmek için bir önçözüm teklifiydi. Praetor; dava sırasında davalıya birşeyi yapmasını emreder, davalı buna uyrasa dava biter, mahkum olmaz, fakat davacı gene de haklı olduğunu savunup bu emre uymazsa dava devam eder. Zira sonucunda haksız olduğu ortaya çıkarsa, Praetor’ün emrine uymadığı için de ceza alırdı. Bu yolla bazı olaylar hakim kararına gerek kalmadan çözülürdü ve actio açılmasına engel olurdu.</p>
<p>Stipulationes praetoriae (preator stipulatioları) Bunlar Praetor’ ün zorlamasıyla fertler arasında yapılan borçlandırma işlemleridir. Genelde Praetor; bunları teminat amacıyla yaptırırdı.</p>
<p>İn integrum restitutio (eski hale iade) Praetor’ ün yapılmış olan bir hukuki muamaleyi iptal ederek önceki durumu gerçekleştirmesini ifade eder.<br />
Örneğin; kendisine karşı yapılacak takibi neticesiz bırakmak için mallarını anlaşmalı olarak üçüncü bir kişiye devretmiş olan kişinin bu tasarrufu eski hale iade yoluyla iptal edilirdi.<br />
Missio in Possessionem, bir kimsenin malları üzerindeki zilyetliğin bir başkasına verilmesidir. Bu mal bazen Praetor’ ün izniyle satılabilir, bazen zaman aşımı gibi çeşitli nedenlerle bu işlem yapılabilirdi.</p>
<p>Bunlar vasıtasıyla Praetorler özel hukukun bütün alanlarında yenilikler getirmişlerdir. Ius Civile mülkiyeti yanında Praetor mülkiyetinin kabulü, rehin hakkının feri ayni hak olarak düzenlenmesi, ius civile mirasçılığı yanında Praetor mirasçılığı, zilyetliğin korunması bu yeniliklerden bazılarıdır.</p>
<p>4. IUSTINIANUS’UN CORPUS IURUS CIVILIS  ADINI TAŞIYAN HUKUK ESERİ NEDİR? HANGİ AMAÇLA VE NASIL HAZIRLANMIŞTIR? İÇERİĞİ VE NİTELİĞİ NEDİR?</p>
<p>Roma’da MS.527-565 yılları arasında hüküm sürmüş olan İmparator İustinianus, Roma’nın Cumhuriyet Döneminde kalan gösterişli günlerini tekrar görmek istiyordu. Rüşvet ve yolsuzlukları ortadan kaldırarak halkın kolayca ulaşabileceği bir adalet sistemi kurmak için çaba sarfetti. Bu amaçlar ile yaptığı icraatlardan bazıları; İlk önemli reformu eyalet yöneticiliği makamının alınıp satılabilmesinin (suffragia) yasaklanmasıydı(MÖ.535). Valilikler için önergeler çıkarıldı, defensor<br />
civitatis’in (halkı korumakla görevli memurlar) konumları güçlendirilerek yargı yetkileri, halkın valilik makamına çıkmasına gerek kalmayacak şekilde genişletildi. Eyalet sistemi yeniden düzenlendi. İustinianos; imparatorluğu sırasında bir çok köprü, büyük surlar, manastırlar, yetimhaneler, hanlar ve görkemli kiliseler yaptırdı; depremlerde yıkılan kentleri; örneğin 528’de Antiokheia (Antakya)’yı yeniden yaptırdı. 532’de Nika ayaklanması sırasında yanan Ayasofya’yı olağanüstü boyutlarda yeniden yaptırarak 536&#8242;da ziyarete açtı.<br />
Böylece İmparator İustinianus İtalya’nın bazı bölgelerinde Bizans egemenliğini ve Yunan etkisini birkaç yüzyıl sürecek biçimde canlandırmıştır.<br />
Fakat İustinianus’un bizi ilgilendiren en önemli icraati Principatus Dönemi Roma Hukuku’nu canlandırıp yazmasıydı.<br />
Corpus İuris Civilis; çağının toplumsal ve ekonomik gerçeklere uygun düşecek ve gereksinimlerini karşılayacak oranda değiştirerek yeniden geçerli olmasını sağlmak amacıyla İustinianus tarafınden derlenmiş bir hukuk eseridir.</p>
<p>Kelime anlamı olarak Corpus İuris Civilis; corpus &gt; tüm anlamında, iurishukuk,  civiles sivil halk, Roma halkı .<br />
Türkçesi “Yurttaşlar Hukuk Derlemesi”,  “Şehir Devletinin Hukuku” veya “Roma Hukukunun Külliyatı” anlamlarına gelebilir.</p>
<p>Corpus İuris Civilis’in Bölümleri;</p>
<p>Corpus İuris Civilis, dört önemli bölümden oluşur;</p>
<p>1.    INSTITUTİONES  (533)<br />
2.    DİGESTA      (530-533)<br />
3.    CODEX I-II  (529-534)<br />
4.    NOVELLAE  (534-565)</p>
<p>1- INSTITUTİONES</p>
<p>Hukuk öğrenimi için bir öğrenci kitabı hazırlatmak amacıyla Constantinopolis Hukuk Mektebinden Profesör Theophilius ve Beyrut Hukuk mektebinden Dorotheus görevlendirilmiştir ve institutiones ortaya çıkmıştır.<br />
Institutiones , uygulanan Hukuk hakkında genel bilgi vermek, uygulanan hukukun anahatlarını belli bir düzen içinde saptamak amacıyla hazırlanmış bir giriş bölümüdür .<br />
Tarih itibariyle digesta dan daha sonra yapılan ve 533 Yılında digesta ile birlikte yürürlüğe sokulan institutiones, kanun gücüne sahip bir ders kitabı niteliğindedir.</p>
<p>Aslında hukuk öğretiminin asıl konusu digesta ve codex de toplanan malzemeydi fakat bu ikisi çok ağır ve ayrıntılılarla dolu olduklarından uygulanan hukukun temel kavram ve kurallarını anlamak bakımından elverişsizlerdi.<br />
Bu nedenle institutiones’un hazırlanması zorunluluğu duyuldu.</p>
<p>İnstitutiones; dört kitaptan (liber) oluşmuştur. Her kitap fasıllara (titulu), fasıllar ise paragraflara ayrılmaktaydı. İlk paragrafa principium denmekteydi. Institutiones’  I. Harfiyle ya da Ins. olarak kısaltırlıdı.</p>
<p><!--adsense#336x280kareicerik--></p>
<p>2- DIGESTA</p>
<p>Corpus İuris Civilis’in; Roma Hukukunun Klasik Döneminde yetişmiş ve eser vermiş çok önemli hukukçuların eserlerinden parçalar alınarak belli bir sistem içinde derlenmiş 50 kitaptan oluşmuş bölümüdür. Eserleri alınan hukukçular Klasik Dönemin en değerli, en seçme hukukçularıdır. Böylece Digesta; milattan sonra ilk üç yüz yılda yaşamış olan Salvius Iulianus, Celsus, Marcellus, Paulus gibi Roma Hukukunun en büyük temsilcilerinin eserlerinin zamanımıza kadar saklanmasına yardımcı olmuştur.<br />
Yani Digesta; Corpus İuris Civilis’in hukuk bilimi ve hukuk tarihi açısından en değerli ve önemli bölümüdür.<br />
Digesta gene Profesör Theophilius’un başkanlığında on yedi kişilik bir kurul tarafından 530 ve 533 yılları arasıdan hazırlanmıştır.<br />
Digesta’nın hazırlanması çok zaman isteyen ve zor bir işti. Binlerce kitap okuyarak Klasik Dönem hukukçularının tüm eselerinin araştırılması, işlenmesi,  özetlenmesi ve önemli bulunan parçaların ayıklanması  gerekiyordu.</p>
<p>Digesta, kanun niteliğindeydi fakat kanun gibi kullanılmaya çok elverişsizdi.  Çünkü toplanan belli olaylar için verilmiş kararları kapsıyordu ve yargıcın, elindeki somut bir olayı bulmak için digesta’ daki binlerce olayı gözden geçirmesi gerekiyordu.</p>
<p>Zaten Digesta’nın kanun gibi uygulanma amacının yanı sıra , daha çok hukuk bilimine hizmet edecek nitelikte tasarlandığı görülmektedir. İustinianus’un emirnamesiyle yayımlandıkları içini hukukçuların eserlerinden alınan parçalardaki hükümler kanun gücü kazanmışlardı. Bu nedenle artık bu gibi hükümlerin hangi hukuçulara ait olduklarını saptamanın uygulama bakımından bir önemi kalmamıştı.<br />
Bu eserler derlenirken, “interpolatio” adı verilen değişiklikler yapılmıştı. Bu değişikleri yapanlar compilatores (Derleyiciler) denilen kuruldu. İnterpolatio; yani metin değişikliklerinin sebebi, bu eserlerin yapıldığı tarihlerin Digesta’ nın hazırlanmasından 4-5 asır kadar önce yazılmış olmalarındandır. Derlemeciler, interpolatio ile zamanın sosyo-ekonomik, siyasi, dini ve kültürel durumlarına uygun hale getirmek için değişiklikler yapmışlardır. Zaten digesta hazırlanırken ki amaç; bu Klasik Dönem eserlerini bize olduğu gibi ulaştırmak değil, Roma Hukukunda o konunun temel ilkesini ve mantığını bilimsel bir yaklaşımla anlatmaktır .<br />
Digesta; Roma Hukukunun özünü içerir fakat orijinal halini içermezdi.<br />
Digesta’ nın içerdiği 50 kitabın(libri) her biri tituli denilen fasıllara, fasıllar da fragmenta denilen parçalara ayrılmıştı. Uzun parçalar ise paragraflar şeklinde dizilmişti. İlk paragraf, institutiones’de olduğu gibi giriş-principium adını almaktadır. Digesta;  D. Harfiyle kısaltılırdı.</p>
<p>3- CODEX</p>
<p>Codex “İmparator Emirnameleri Derlemesi” anlamında kullanılıyordu. Böyle bir derleme, daha önce 5.yy başlarında İmparator II.Theodosius’ un buyruğuyla İmparator Constantinus’ un tahta geçişinden (MS.306) itibaren çıkarılmış ve on  kitaplık bir derleme halinde yayımlanmıştı.<br />
Bu derleme, İmparator II.Theodosius’ un bir emirnamesiyle yayımlandığından kanun gücündeydi ve “Codex Theodosianus” adını taşıyordu.<br />
İmparator II.Theodosius’ un ardından gelen imparatorlarında pek çok emirnameleri olduğundan, İmparator İustinianus;  MS.528 yılında eski Codex’lerden de yararlanarak, onların hazırlanmasından bu yana çıkarılan tüm emirnameleri de ekleyip yeni bir İmparator Hukuk Derlemesi hazırlatmak amacıyla on kişilik bir kurulu görevlendirdi. Bu eser 529 yılında yayımlandı ve esere Novus Institutiones’ Codex ;  “İustinianus’un yeni codexi” deniyordu.<br />
Bu ilk Codex’in metni doğrudan elimize geçmemiştir çünkü bu Codex’ ten dört yıl sonra, Corpus İuris Civilis’ in diğer iki bölümü olan Digesta ve Institutiones’ in yayımlanması, İustinianus’ un bu süre içinde çıkardığı emirnamelerin de eklenmesini gerektirdi ve bu nedenle Codex, ekleri ve değişiklikleriyle 534 yılında yeniden yayımlandı .<br />
Gözden geçirilmiş ve yeniden ele alınmış bu Codex’e ise “Codex Institutiones Repetitae Praelectionis” (Institutiones’in  ikinci codexi) ismi verildi. Diğeri artık Codex Vetus (eski codex) olarak anılıyordu. Bu Codex’e birçok yeni emrin dışında “Quinquaginta Decisiones” (Elli Karar) de eklenmişti. Elli Karar, 530 yılında Digesta’ nın hazırlanmasında uygulanacak metot tespit edilirken yapılan çalışmalar sırasında yazılmış, elimize geçmeyen kararlardı ve tam olarak bilinmemekle birlikte kimlerin eserlerinden ne şekilde faydalanılacağı hakkında bilgi vermekteydi.<br />
Codex; İmparator Hadrianus’tan (MS.117-138) İmparator İustinianus’ a kadar olan dönemde çıkarılan emirnameleri içeriyordu.<br />
Codex, 12 kitaba, kitaplar fasıllara, fasıllar emirnamelere, uzun emirnameler de paragraflara bölünmüştü. Birinci paragraftan önce gelen kısma principium denmekteydi. Emirnamelerin başında, çıkarılan imparatorun adı, muhatabı ve yayın tarihi yer alıyordu. Codex, C. Harfiyle kısaltılıyordu.</p>
<p>4- NOVELLAE</p>
<p>Bu kısımda ise İmparator İustinianus tarfından çıkarılmış emirnameler bulumaktaydı. Novel, yeni anlamına geliyordu.<br />
Novellae’ de özellikle miras hukuyla ilgili 165/168 hüküm bulunuyordu.<br />
Novellae Corpus İuris Civilis’ e 16. yy’ da eklenmiştir.<br />
Bir kısmı Latince, bir kısmı Yunanca, bazı kısımlar ise iki dilden birden yazılmıştır.</p>
<p>Novellae’ deki emirnamaler bablara (caput), bunlar da paragraflara ayrılmaktaydı. Novellae, Nov olarak kısaltılırdı.</p>
<p>Corpus İuris Civilis’ in Özellikleri</p>
<p>İmparator İustinianus’un Roma İmparatorluğu’ nun eski görkemli devirlerini geri getirmek amacının hukuk alanına yansıması olan Corpus İuris Civilis  ile Roma Hukuku’nun gelişme süreci sona ermiştir.<br />
Dediğimiz gibi Corpus İuris Civilis  Klasik Roma Hukuku’nu arı olarak içermiyordu. Doğu Roma imparatorluğunun gereksinimlerine uydurulmak amacıyla değiştirilmiş ve düzeltilmiş bir hukuktu.<br />
Corpus İuris Civilis’in içinde en başarılı olan kısım Codex’ti. Codex’ deki her emirname, özel bir kanun olarak ayrıldıktan sonra her kanun, tarih sırasına göre dizilmiştir .<br />
Özellikle Digesta ve Institutiones’ ise teknik açıdan Codex kadar başarılı değillerdi. Birçok hukukçunun yüzlerce kitabını, binlerce parçalara ayırıp hukukun mantıki birliğini birarada tutarak farklı bir sistemde biraraya getirerek ve bunları interpolatio’ larla çok kısa bir sürede yeniden düzenlemek çok zor bir işti.<br />
Bu nedene Digesta, yanlışlar, eksiklikler, çelişkiler içeriyordu.<br />
Gene de Digesta muazzam bir hukuk eseridir.</p>
<p>Corpus İuris Civilis;  Roma hukukunun düzeyini yükseltmiş değildir fakat Roma Hukuku’nun muhafaza edilmesinde büyük rol oynamıştır. Amacı bu değildi fakat Roma Hukunun sonraki kuşaklara aktarılmasını ve günümüze kadar gelmesini, o dönemdeki insanların düşünce tarzlarını görmemiz açısından yararlı olmuştur. Ayrıca Roma Hukuku’nun günümüzde ki pekçok devlet hukukunun özünü oluşturmasını sağlamıştır.</p>
<p>Özü itibariyle başka bir (Klasik) devrin hukukunu gösteren Corpus İuris Civilis’ in bu niteliği, teoride uygulanmasını çok zorlaştımıştır. Ayrıca Corpus İuris Civilis’ Latince kaleme alınmıştı fakat o dönemde mahkemelerde kullanılan dil Yunanca idi. Özetlenmesi ve tercümesi yasak olan eser, bu nedenle hukuk reformu amacına ulaşamamıştır.</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/roma-hukuku/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
