
Genç çiftçi şanslıydı. Çiftlikten şehrin merkezine yürüyerek gidebiliyordu. Yarım günden biraz daha az sürüyordu. Teyzesinin evinden yeni işine gitmek daha da az zamanını alıyordu.
Çalıştığı şehir öyle çok büyük değildi. Nüfusu 120 bine yakındı. Ancak küçük bir şehir için iş fırsatı çoktu ve gittikçe de artmaktaydı. Şehirde demir dökümhaneleri, araba ve vagon yapıp tamir eden yerler, soba, fırın, araba, pirinç ve çelik üreten ufak fabrikalar, un değirmenleri ve bira fabrikaları vardı. Tütün, puro, ilaç yan maddeleri, sabun, ayakkabı, yatak ve kibrit üretilen mallar arasındaydı.
Şehirde on kadar da tren hattı vardı. Tren yollarının ve fabrikaların çokluğuna rağmen şehrin kaliteli ve sakin mahalleleri yok değildi. İlk planlayanların tasarımları sayesinde şehirde birçok park bulunuyor, çimenleri, ağaçları, çiçekleri ve hatta çeşmeleri ile bu parklara çok da iyi bakılıyordu.
Geniş caddelerinin çevresi akçaağaç, at kestanesi, karaağaç ve çınar ağaçları ile doluydu. Evler genelde sade ve gösterişsiz, dikdörtgen şeklinde, geniş ön camları olan binalardı. Güzel havalarda mahalle sakinleri evlerinin önündeki geniş merdivenlere oturur, birbirlerini ziyaret eder, dedikodu yaparlardı. Bazıları mahallelerindeki dükkana 5 sentlik dondurma almaya giderdi. Genç çiftçi ise dondurma almak için ya çok meşgul ya da parasız olurdu.
Küçük şehirde birçok güzel lokanta, kaliteli oteller, çok sayıda kilise, büyükçe bir kütüphane, 5 gazete ve dört tiyatro vardı. Eğlenceli vakit geçirilecek yerlerin çok olması genç çiftçinin aklını çelebilirdi ama o zamanını eğitimini geliştirmek ve para kazanmak için kullanmaya kararlıydı.
Genç adam teyzesinin yanında uzun süre kalmadı. Yeni tattığı bağımsızlık duygusuyla kiralık bir odaya çıkmıştı. Ancak yeni odasının işine uzaklığı teyzesinin evinden çok daha fazlaydı. Araba şirketinde günlük 1.10 dolar kazanıyordu ki bu ortalama bir çırağın kazancından fazlaydı. Şirket geniş alana yayılmış birçok ayrı binadan oluşuyordu.
Binaların arasındaki mesafe yangın tehlikesi göz önünde bulundurularak hesaplanmıştı. Fabrikada iki bine yakın işçi ve idareci uyum içinde çalışıyordu. Yüksek randıman sağlanan bir sistem oluşturmuşlardı. Hammaddeyi binanın bir ucundan içeri sokuyor, sonra biri ahşap diğeri yumuşak demir dökümden oluşmuş iki farklı yapıdan geçiriyor, bunlar makine bölümünde bir araya geliyor ve bir sonraki bölümde de parçalar birleştiriliyordu.
En son bölümde ise boya yapılıyor ve raylı araba tamamlanıyordu. Bu sistem, üretim ağını öğrenmesi açısından genç adama hayli yararlı olmuştu.
Makine bölümünde bir süre çalıştıktan sonra, bir gün genç adam bozulan ünitelerden birini onarmaya gelen adamları izliyordu. Her zamanki işini yaparken bir gözü de üniteyi onarmayı başaramayan adamlardaydı.
Genç adam makinenin sorununun ne olduÄŸunu çözmüş ve tamirciler iÅŸi beceremeyip sinir içinde oradan ayrıldıklarında sessizce gidip üniteyi tamir etmiÅŸti. Ustabaşı onu yakalamış ve “kendini zeki sanan bir salak” olduÄŸunu söyleyerek kovmuÅŸtu. BeÅŸ saat sürecek iÅŸi yarım saatte yapmıştı. Genç adam bu olaydan bir ders çıkarmıştı. Bir daha bildiÄŸi her ÅŸeyi gösterip anlatmayacağına yemin etti.
Bölgenin iş olanakları gelişmekte olduğu için kısa sürede bir başka makine atölyesinde iş buldu. Atölyenin sahibini tanıyor olması işine yaramıştı. Anladığı kadarıyla adam babasını tanıyordu. Ondan ürün satın almıştı.
Binada pirinç ve demir dökümünün yapıldığı bir dökümhane ve valflerle yangın musluklarının üretildiği atölyeler vardı. Küçük bir fabrika olduğundan genç adamın ustabaşı ile arası iyiydi ve bu da kendisini geliştirmesi için fırsat sağlıyordu.
Ancak genç adamın yeni işinde ücretinde azalma olmuştu. Haftada 2.50 dolar kazanıyordu. Oysa odasının kirası ve yiyecek masrafları haftada 3.50 dolar tutuyordu ve işine kilometrelerce yürüyerek gidiyor olmasına rağmen parası yetmiyordu.
Bir gün henüz gençken edindiği bir hobiyi hatırladı. Doğum gününde ona bir saat armağan edilmişti. O da saati parçalara ayırıp sonra tekrar birleştirmişti. Aynı işlemi arkadaşlarının saatlerinde de yapmıştı. Hobi diye başladığı bu işte öylesine yetenekliydi ki her türlü aleti söküp, parçalarına ayırıp yeniden monte ediyordu. Bu işe o kadar zaman harcamaya başlamıştı ki babası yaptığı işten para almasını salık vermişti.
Genç adam kaldığı evin yakınında bir mücevher dükkanı görmüştü. Dükkanda iflas etmiş bir başka firmadan kalan bir sürü saat vardı. Genç adam onları temizleyip bakımlarını yapmayı önerdi.
Saatlerin hepsi temizlenene kadar gecede 50 sent alacaktı. Bir gece, dükkanın sahibinin bilgisi olmadan, genç adam tamir edilmesi gereken bazı saatleri aldı ve tamir etti. Dükkan sahibi ilk öğrendiğinde kızmıştı ama sonra gencin bu işi iyi yaptığını görünce akşamları çalışması için ona haftada 2 dolar vermeye başladı.
Böylece genç adamın para sorunu çözülmüş oldu. Dükkan sahibinin tek şartı saatleri tamir ederken genci kimsenin görmemesiydi. Çünkü kimsenin ona güvenmeyeceğini düşünüyordu. Yetmiş yıl sonra bile, artık hiç de genç olmayan tamirci saatlerini kendi tamir edecek ve o yaşta bile mücevhercilerin kullandığı gözlükten kullanmaya gerek duymayacaktı.
Günleri çok yoğun ve yorucu geçse de genç adam şikayet etmiyordu. Tamirat ve makinelerle ilgili eline geçen dergileri okuyacak zaman da buluyordu. Çok çalışarak ve her şeyi dikkatle inceleyerek dokuz ay sonra makine atölyesinden tecrübe kazanmış olarak ayrıldı.
Yeni iÅŸi ÅŸehirdeki en büyük gemi yapım ÅŸirketi olan Drydock Åžirketi’ndeydi. Åžirket nehrin üzerine inÅŸa edilmiÅŸti. 210 metrelik bir alana yayılan iÅŸyeri nehrin üzerindeki iki doktan oluÅŸuyordu. Üçüncü bir gemiyi yakındaki rayların üzerine yerleÅŸtiriyorlardı. Dokların arasında da geniÅŸ bir torna atölyesi vardı.
Bu alanın arka kısımlarında bir ofis, demir ve pirinç dökümhanesi, bir otel, makine bölümü ve bir kazan deposu vardı. Bunlara ek olarak, başka bir yerde şirketin diğer dokları, bıçkıhanesi, marangozhanesi, kazan atölyesi, demir atölyesi ve torna atölyeleri vardı. Şirkette toplam altı yüz kişi çalışıyor ve demir, çelik veya ahşap gemi yapıyorlardı. Ayrıca tekne ve gemilerin onarımını da yapıyorlardı.
Son beş yılda geçmiş on iki yıla göre iki kat daha fazla gemi inşa etmişlerdi. Vapur, mavna, yelkenli, römorkör, buharlı feribot ve yandan yelkenli tekneler üretiyorlardı. Ayrıca şirket 600 ile 3500 beygirgücü arasında güce sahip motorlar da tasarlayıp üretiyordu.
Genç çırak bu fabrikada işe başladığı zaman eski işinden haftada 50 sent daha az bir yevmiyesi vardı. Çıraklığını tamamlaması içinse üç yıldan daha fazla bir süre. Yine de bu şirkette öğrenebileceği bütün teknikleri öğrenmeye, mekanik bilgisini artırmaya daha çok fırsatı olacaktı. Zekiydi ve kendi işini yapıp, görevlerini yerine getirirken diğer işçileri de dikkatle izliyordu.
Bu işyerinin başka bir olumlu yanıysa işçiler arasındaki ilişkiydi. Diğer işçiler ona işin püf noktalarını öğretmekten çekinmiyor, tersine ellerinden geleni yapıyorlardı.
İşe yeni baÅŸladığı günlerden birinde, öğle yemeÄŸi arasında genç çırak yanından geçmekte olan heybetli bir adamı fark etti. “Bu kim?” diye sordu arkadaşına. “Patronlardan biri mi?” “DoÄŸru bildin, evlat. Danışman ve inÅŸaat mühendisi Bay Kirby!”
“Åžirketin en önemli kiÅŸilerinden biri gibime geliyor” diye yanıtladı genç adam.
“Evet, sanırım, öyle denilebilir. Üniversite mezunu. DoÄŸu’dan gelmiÅŸ. Daha otuz bir yaşında ama bir baÅŸka tersane daha inÅŸa etmiÅŸ. Bizim ÅŸirkette hem gemi hem de makine tasarımı yapıyor.”
Sonraları genç çırak bu önemli adam tarafından fark edildi. “Sıkı çalış, evlat. BaÅŸaracaksın” diye seslenmiÅŸti genç çıraÄŸa. Mühendis genç adamı o kadar etkilemiÅŸti ki İleriki yıllarda bu adamı kendisine yardım etmesi için ve ayrıca da onurlandırmak adına yanına alacaktı.
Bir baÅŸka olayda ise genç çırak merdivenlerden bir omzunda kocaman ve ağır bir vida anahtarı taşıyarak iniyordu. Oradan geçmekte olan Mr. Kirby “Hey, oradan inme, boynunu kırabilirsin. Tırabzana tutun” diye seslendi. Bir sonraki gün genç çırak yine omzunda zincirlerle aynı yerden inerken ayağı kaydı. Åžansına bir önceki gün yapılan uyarıyı unutmamıştı ve tırabzana tutunarak indiÄŸi için zincirlerin üzerine düşmesini önlemiÅŸ oldu.
Genç adam çıraklık dönemini tamamlayabilmek için Drydock Åžirketi’nde çalışmaya devam etti. Sonradan fark edecekti ki daha üç yılı doldurmadan makinist olma niteliklerine sahip olmuÅŸtu. Ücreti artsa bile saat tamir iÅŸine de devam etmiÅŸti.
Uzun yıllar sonra ilk iki iÅŸinden hiç söz etmemesine raÄŸmen, Drydock Åžirketi’nde gemi yapımında çalıştığını söyleyecektir.
Sadece makinistin görevlerini değil, üretim işleminin tüm yönlerini öğrenmişti. Dikkatle izlemenin yanı sıra sürekli sorular sorarak üretimi bütünüyle kavramaya çalışıyordu. Yaptığı işi bir saatin iç yapısının karmaşıklığına benzetip o derecede titizlik göstermek gerektiğine inanmıştı.
Sonradan, “Hiç yorulmazdım. Yaptığım iÅŸi her zaman zevk alarak yapardım. Her zaman da enerjim olurdu. Hiçbir iÅŸ zor deÄŸildir. Bir insan sabah akÅŸam iÅŸini düşünmelidir. EÄŸer hep işçi kalma niyetindeyse iÅŸ bitiÅŸ düdüğü çaldıktan sonra iÅŸini unutabilir. Ama eÄŸer ilerlemek istiyorsa, düdüğün düşünmeye baÅŸlaması için bir çaÄŸrı olduÄŸunu bilmesi gerekir. Yılmadan düşünen ve çalışan insan baÅŸarılı olacaktır” diye yazmıştır.
Genç makinist gemi yapımcısı olamadı. Drydock’ta makine ustası, ustabaşı ya da mühendis de olmadı. Bu iÅŸler onu heyecanlandırmıyordu. İlgisini çekiyor olsa da saat tamircisi veya imalatçısı da olmadı. Artık ne olmak istediÄŸine karar vermiÅŸti. Çok fazla sayıda mal üretebilen bir üretici olmak istiyordu. Yılda on- on beÅŸ tane, hatta yüz tane gemi üretiyor olmak onu tatmin etmeyecekti. Artık temel bilgisi vardı. Åžimdi bilgisini bir konuda yoÄŸunlaÅŸtırıp, yapmak istediklerini ondan baÅŸka kimsenin beceremeyeceÄŸi bir ÅŸekilde ve doÄŸru bir zamanda yapmanın sırasıydı.
Bir zamanların tersane işçisi, saat tamircisi, çiftçisi ve bıçkıhane operatörü olan genç tamirci, mühendis, araba üreticisi, yenilikçi ve mucit Henry Ford’du.
Henry Ford benzinle çalışan motoru icat etmedi. Şasiyi de icat etmedi. Otomobili de o icat etmedi, montaj makinesini de.
Ailesi tarafından küçük yaşlarından itibaren teşvik edilen Henry Ford, mekaniğe karşı doğal zekası ve becerisini bu konuyu öğrenmek için kullanmış, enerjisini ve direncini bilimsel anlamda ilerleme yönünde değerlendirmişti. Ve bunların hepsini doğru bir zamanlamayla gerçekleştirmişti.
“Atsız araba” artık zamanı gelmiÅŸ bir düşünceydi. Ford’un dışında birçok kiÅŸi vardı; Amerika’da Durzea, Haynes, Maxim, Olds ve diÄŸerleri, Avrupa’da ise Daimler, Benz ve diÄŸerleri. Ford, mühendislik bilgisini kullanarak, doÄŸru insanlarla -Couzens, Dodge KardeÅŸler, Barney Oldfield gibi- iÅŸbirliÄŸi yaparak ve gerekli mali desteÄŸi Alex Malcomson ve bankacı John S. Gray’den temin ederek baÅŸarılı olmuÅŸtu.
Henry Ford yenilikçi bir insandı. Araba yarışlarını bedava reklam aracı olarak kullanmıştı. Ortağı Barney Oldfield’ın adı bu sporla beraber anılır olmuÅŸtu. Montaj makinesi fikrini montaj bandına çevirmiÅŸti. Amacı kaliteli, kullanımı kolay ve ortalama Amerikan vatandaşının satın alıp keyifle kullanacağı otomobil üretmekti.
“T” model adını verdiÄŸi otomobil orta sınıf Amerikalıların arabası oldu. BaÅŸarı ise, ‘Amerikan YaÅŸam Tarzı’ adı verilen kavramı, otoyollarda yeni düzenlemelerle ve otomobile baÄŸlı bambaÅŸka bir kültür oluÅŸturmasıyla, pekiÅŸtirmesinde yatmaktadır.
Ford, günde 5 dolar yevmiye, günde 8 saat ve haftada 40 saat çalışma gibi kuralları getirdiÄŸinde herkesi ÅŸaşırtmıştı. Bu arada, Ford Motor Åžirketi’nin karışık ücret çizelgesi ve yaptığı birikimler hakkında pek fazla bir ÅŸey bilinmiyordu.
Ford’un imparatorluÄŸunu ve ortak olduÄŸu diÄŸer otomobil üreticilerini George B. Selden tehdit etmeye baÅŸlamıştı. Sorun Selden’in elindeki patent hakkıydı. Selden 1879 yılında atsız arabayı icat etmiÅŸti ama hiçbir zaman üretime sokmamıştı.
ABD’de otomotiv endüstrisi oluÅŸmaya baÅŸlayıncaya kadar da patent haklarını saklamıştı. Zamanı gelince de otomotiv sektörünü tehdit edecek bir dizi dava açtı. Ford, 9 yıl boyunca bu davalarla uÄŸraÅŸtı ama sonunda kazandı ve otomotiv endüstrisi rekabet özgürlüğüne kavuÅŸtu.
Henry Ford’un gemi üreticisi olmayı isteyip istemediÄŸini bilemiyoruz. EÄŸer bu iÅŸe girseydi bile Drydock Åžirketi’ne sahip olmayı deÄŸil, ÅŸirketi iÅŸletmeyi tercih ederdi. O zamanlar ne yapmak istediÄŸini tam olarak bilmiyordu. MekaniÄŸi sevdiÄŸi ve gözlemci bir zekası olmasına yarayacak deneyimleri kazanmak istediÄŸi söylenebilir. Daha baÅŸka fikirleri olduÄŸu için bu iÅŸte ilerlemek istememiÅŸti.
Saat imalatı yapmayı düşünmüştü. Ancak birçok kişinin saati lüks tüketim maddesi olarak düşündüğü sonucuna varıp bu işten vazgeçmişti.
Henry Ford ilk otomobil macerasına Detroit Otomobil Åžirketi’nde yönetici ve hissedar olarak giriÅŸmiÅŸ, baÅŸarısızlığa uÄŸramıştı. Sonraları daha iyi otomobiller üretebilmek için bu iÅŸten vazgeçtiÄŸini ileri sürmüştür.
Ford, ruh hali oldukça deÄŸiÅŸken olabilen bir insandı. Gençlik yıllarında birlikte çalıştığı arkadaÅŸlarına ÅŸakalar yapan biriydi. Yüzyılın başındaki yevmiye ve çalışma saatleriyle ilgili yenilikçi kuralları, grevlerin bir türlü bitmediÄŸi 1930′lu yıllardaki sert tavrıyla çeliÅŸecekti. Birinci Dünya Savaşı’na engel olmak için “Barış Gemisi”ni Avrupa’ya gönderen adam, ileride savaÅŸ üretiminden para kazanacaktı.
OÄŸlu Edsel’le 1936 yılında dünyadaki örneklerinin en büyüğü ve en zengini olan Ford Vakfı’nı kurmuÅŸ, bilim, eÄŸitim ve diÄŸer alanlardaki çeÅŸitli faaliyetlere inanılmaz katkılarda bulunmuÅŸtur.
Henry Ford 1947 yılında, 84 yaşında hayata veda etti. Otomobil sektörünün tam anlamıyla geliÅŸtiÄŸini göremedi. İlk zamanlarda Amerika’daki otomobil satışlarının büyük oranını Avrupa’nın önde gelen markalan oluÅŸturuyordu. Amerika artık üçüncü otoyol sisteminin yapımına geçti. Hızlı iÅŸleyen montaj bandı, endüstrisi geliÅŸmiÅŸ ülkelerin hepsi tarafından tercih ediliyor.
5 Yorum var “Henry Ford’un Fakirlikten ZenginliÄŸe Giden Yolu”
Sizde Yorumunuzu Yazın
Ama önce siteye Buradan giriş yapın Hala Üye değilseniz Buradan üye olabilirsiniz.


Nisan 20th, 2007 at 08:09
okumadım ama güzele benziyor
AÄŸustos 12th, 2007 at 17:01
arkadaslar dünyada işçi bayramı ne zaman işçi bayramı olmuÅŸtur biliyormusunuz? Fordun silahlı fedaileri işçilerin üzerine ateÅŸ açtığında…
Rockafellar la birlikte Adolf Hitleri 2.dünya savaşını yapmaya ayartan da odur.
İlk wolkswagen beetle in üretimi ve tasarımını sağlamıştır. Fakat Adolf Hitlerin halktan topladığı paralar savaş çıkınca Zırhlı araç siparişi altında ford a akıtılmıştır.
Hem nasıl oluyorda Amerika ile Almanya savaşırken Ford Hitlere araba üretiyor?
Ekim 9th, 2007 at 15:41
ilginç bir hikaye, cem’in yazdıkları daha da ilginç… her ikisini de okumanızı tavsiye ederim…
Kasım 22nd, 2007 at 16:08
keske yaş dönemleri de yazsaydı. neyi nezaman yaptı gibi
Ocak 27th, 2008 at 01:04
henry ford hayalleriylr yola çıktı ve ÅŸimdi muhteÅŸem arabalar üreten kendi adını taşıyan koskoca ÅŸirketi var hayallerimize inanarak çalışmanın yolundan gidersek belki forddan daha iyi bir yere geliriz ve de belki ilk türk arabasını biz yaparız kartal türk arabası sanıyoruz ama parçalar malesef italyadan sadece biz fordun yaptığı gibi saat misali onları yeniden yerlerine takıyoruz bence eÄŸer arabaları hayatımıdan çıkaramıyorsak onları çok seviyorsak hemde öğrenciysek meslek olarak araba tasarımcılığını seçelim birde bu meslekte çok para var belki fordun ÅŸirketinde çalışırız, türk olarak türkiyenin adını duyururuz bütün dünyaya zor deÄŸil çünkü aptaldan profesör oluyosa neden biz tasarımcı olmayalım (çalışmak,inanmak,tevekkül)bunlar yeter…………