<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>buzlu.org &#187; edebiyat</title>
	<atom:link href="http://www.buzlu.org/benzer/edebiyat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.buzlu.org</link>
	<description>bilgi mi aradın, doğru yerdesin...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Sep 2010 14:51:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Doğunun Limanları kitap özeti</title>
		<link>http://www.buzlu.org/dogunun-limanlari-kitap-ozeti/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/dogunun-limanlari-kitap-ozeti/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Jan 2010 20:45:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[AMIN MAALOUF]]></category>
		<category><![CDATA[özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Doğunun Limanları]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[kitap özeti]]></category>
		<category><![CDATA[roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=4422</guid>
		<description><![CDATA[KİTABIN KONUSU: ‘Doğunun Limanları’ isimli roman Osmanlı prensliğine dayanan bir babanın ve yahudi bir kadının oğlu olan Kitabdar adlı hayali kişinin hayat hikayesini anlatmaktadır. Kitabın yazarı olan Amin maalouf bu kitabı 60’lı yılların sonuna doğru tanıştığı bir kişinin hayatından esinlenerek yazıyor. Bu kişi Lübnan’da doğmuş Parise giderek direniş hareketine katılmış tekrar Lübnan’a döndüğünde ise bir [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2010/01/Doğunun-Limanları.jpg"><img class="size-full wp-image-4423 aligncenter" title="Doğunun Limanları" src="http://www.buzlu.org/images/2010/01/Doğunun-Limanları.jpg" alt="" width="180" height="320" /></a></p>
<p><strong>KİTABIN KONUSU: </strong></p>
<p>‘Doğunun Limanları’ isimli roman Osmanlı prensliğine dayanan bir babanın ve yahudi bir kadının oğlu olan Kitabdar adlı hayali kişinin hayat hikayesini anlatmaktadır. Kitabın yazarı olan Amin maalouf bu kitabı 60’lı yılların sonuna doğru tanıştığı bir kişinin hayatından esinlenerek yazıyor. Bu kişi Lübnan’da doğmuş Parise giderek direniş hareketine katılmış tekrar Lübnan’a döndüğünde ise bir kahraman gibi karşılanmıştır. Kitapta da aynı olayların işlendiği görülmektedir.</p>
<p><strong>KİTABIN ÖZETİ:</strong></p>
<p>“Doğunun Limanları” bir zamanlar Avrupalıların doğuya giriş yaptıkları, tespih taneleri gibi sıralanan ticaret kentlerine verilen isimdir. “Doğunun Limanları” kelime anlamı olarak “Doğunun Merdivenleri” olup, bazı Akdeniz limanlarına Fransızların taktığı isimdir.</p>
<p>Olay 1976 Haziranında Paris’te bir metroda geçmektedir. Yazar, romana tablodaki bir resimden söz ederek başlamaktadır. Tabloda, deniz ve o maviliğin üstündeki gemi bulumaktadır. Yazar, bu tabloya hayran kalmıştır. Metroda bu tabloyu seyrederken gözleri, son derece ilgi çeken bir adama takılır ve bu bu adamı takip etmeye başlar. Bu takip neticesinde her ikisi Hubert Hugles sokağında karşı karşıya gelirler. Yazar,türlü yollarla bu adama yaklaşmaya başlar.<span id="more-4422"></span></p>
<p>Adamın yabancı olduğunu sezer ve ona yardımcı olmaya çalışır. Bu yardımlaşma sonucunda her ikisi dost olurlar. Adamın amacı, Paris’te direnişçilerin adını taşıyan 39 cadde ve sokağı gezmektir. Bu arada yazar ile yabancı arasında koyu bir muhabbet başlar. Yabancı adam, yazarın sorularına yanıt vermeye çalışır ve ona Pariste dört gün kalacağını söyler. Bunun üzerine yazr ondan Paris’te kalacağı dörrt gün içinde hayat hikayesini anlatmasını ister. Yabancı bunu kabul eder. Yabancının kaldığı otel odasına giderler ve yabancı hayat hikayesini anlatmaya başlar.<br />

<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-5730539218345014";
/* 336x280 */
google_ad_slot = "1548689103";
google_ad_width = 336;
google_ad_height = 280;
//-->
</script>
<script type="text/javascript"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script>

<br />
Olaylar bir Osmanlı prensesinin aklını yitirmesiyle başlar . Kitabdar adlı Acem doktor tedavi amacıyla onu Adana’daki evine götürür. Onu seviyordur ve bu güzel kızla evlenir. Bir çocukları olur.<br />
Her türlü düzene isyan eden bu prens bir gün Adana’da çıkan ayaklanmalar nedeniyle en iyi arkadaşı olan Nubar adlı bir Ermeni ile Lübnan, Beyrut’a gider. Burada Nubar’ın kızı ile evlenir, bir kızı ve iki oğlu olur. Karısı oğlu Salem’i doğururken ölür.<br />
Kitabın asıl kahramanı prensin babasının adını verdiği oğlu Kitabdar’dır.<br />
Kitabdar, isyan manasına gelmektedir. Oğlunun bir ihtilalci olmasını isteyen babası ona bu sebeple bu ismi vermiştir.</p>
<p>Kitabdar babasının onun hakkındaki tüm düşüncelere rağmen bir doktor olmak istiyordur. Ablasınında yardımıyla onu ikna ederek Paris’e tıp  okumaya gider. Fakültede çok başarılı olan İsyan bir gün barda arkadaşlarıyla beraberken katıldığı bir tartışma aracılığı ile Bertrand takma adlı bir direnişçi ile tanışır ve bir anda kendini 2.Dünya Savaşı’nda bulur. Bu sırada hayatının kadını olacak Clara ile tanışır. Savaştan sonra Beyrut’a dönen Kitabdar bir kahraman olarak karşılanır. Kısa süre sonra Clara da Hayfa’da dayısının yanına yerleşir. Bu tanışmayı takben Kitabdar ve arasında sıcak gelişeler olur ve evlenmeye karar verirler.</p>
<p>Evlendikten sonra Hayfa ve Beyrut arasında gidip gelen çift, Clara hamileyken Hayfa’da kalmayı tercih ederler. 1948’de Kitabdar’ın babasının rahatsızlığı üzerine Beyrut’a dönüşü sırasında patlak veren Arap-Yahudi savaşı nedeniyle birbirlerinden ayrı kalırlar. Bu ayrılık Kitabdar’ın hayatını değiştirir.<br />
Bu savaş nedeniyle Kitabdar karısını ve doğacak çocuğunu uzun süre göremez. Onların sağlığından duyduğu endişe, onu bir takım psikolojik sorunların içine iter. Davranışlarında gözle görülür bir değişme olur. Bundan yararlanan kardeşi Salem onu sadece zengin hastaların bulunduğu bir tımarhaneye kapattırır. İsyan, her gün onu uyuşturacak, deli olmasa bile onu deli gibi gösterecek sakinleştirici bir ilaç almak zorunda bırakılır. Yaklaşık yirmi yıl boyunca bu tımarhaneye kapalı kalan ve uyuşturulan isyan artık kurtulmanın imkansız olacağını düşündüğü  sırada kızı Nadya onun izini bulur ve hastane yöneticilerine anlaşılmaması için farklı bir kimlikle onu ziyaret eder. Bu Kitabdar için bir kurtuluş kaynağıdır. Artık kızının varlığından güç almaktadır. Kitabdar Nadya’yı bir kez görmüştür.</p>
<p>Ancak çevresinden gelen nasihatlere uyarak, kız bir daha babasına gelmemiştir. Bu Kitabdar için üzücü bir olay olsa da onu hayata geri dönme arzusundan mahrum bırakmamıştır. Kahve içinde verilen uyuşturuyucuyu daha az alarak  hergün biraz daha kendine gelir.1976’da Lübnan da çıkan çatışmalar sırasında fırsatını bulup, yaşadığı hastaneden kaçan Kitabdar bir şekilde Paris’e gider ve orada Bertrand’ı bulur. Tüm yaşadıklarını anlatarak ondan Clara’nın adresini ister. Clara’dan 28 yıl sonra hiçbir şey bekleyemeyeceğini bilmesine rağmen yine de ona bir mektup yazar ve başından geçen her şeyi anlatır. Ondan cevap beklemiyordur, yıllar önce buluştukları bir limanda randevu verir.</p>
<p>Buluşma günü gelir. Buluşma günü yazarla Kitabdar’ın ayrılacağı gündür.<br />
Kitabdar yazarla randevu verdiği yeri yeniden bulma çabası ile dolaşırken karşılaşır. Bu karşılaşma sonucunda Doğunun Limanları adlı kitap oluşmaya başlar. Tüm roman dinleyen kişinin notlarından aktarılıyor ve buluşma günü olan 20 Haziran’da bu notlar tamamlanıyor ve kitap da bitiyor.<br />
Yazar 20 Haziran’da buluşma yeri olan köprüyü görebilecek bir cafeye oturarak olanları izlemeye başlar. Clara köprünün ucunda gözükür. Daha sonra eski sevgililer birbirlerine yaklaşır ve  uzun uzun sarılırlar. Romanda burada biter.<br />
<strong><br />
KİTABIN ANA FİKRİ:</strong></p>
<p>Kitaptaki olaylardan çok durumlara bakacak olursak yazarı insanların milliyetlerinden çok onların insan olmalarının ve kardeş gibi yaşamalarının gerektiği düşüncesinde olduğu görülmektedir. Kitabdar isimli kahraman bir müslüman olmasına rağmen yahudi olan Clara ile evleniyor, kahramanın babası bir Osmanlı prensi ama en iyi arkadaşı bir ermeni ve bu sebepten dolayı bulundukları şehirden ayrılmak zorunda kalıyorlar. Kitabdar hiçbir ilgisi olmamasına rağmen Paris’te direniş hareketine katılıyor.<br />
<strong><br />
KİTAPTAKİ  OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMSESİ:</strong></p>
<p>Kitap tamamiyle Kitabdar’ın hayat hikayesini anlatmaktadır. Olaylar gerçek hayattan alınmıştır. Kitaptaki kişiler Kitabdar’ın ailesi ve arkadaşlarıdır. Kitabdar’ın arkadaşları şans eseri karşılaştığı ve daha sonradan aralarında pek bağlantı olmamasına rağmen samimi oldukları kişilerdir. Bertrand’la bir barda tanışmışlar daha sonra Bertrand’ın yanında direniş örgütüne katılmıştır. Clara ile polisten kaçarken tanışıp daha sonra evlenmişlerdir.<br />

<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-5730539218345014";
/* 336x280 */
google_ad_slot = "1548689103";
google_ad_width = 336;
google_ad_height = 280;
//-->
</script>
<script type="text/javascript"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script>

<br />
<strong>KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:</strong></p>
<p>Kitap çok akıcı ve okuyucunun ilgisini çeken bir kitaptır. Anlatılan olayların gerçek bi hayat hikayesi olması ve bu hikayenin Amin MAALOUF tarafından harmanlanması kitabın akıcılığını bir kat daha arttırmıştır. Yazar, çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz kültürünü diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da okuyucuya aktarmaktadır. Amin MAALOUF’un bu ve diğer kitaplarını herkese önerebilirim.</p>
<p><strong>KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:</strong></p>
<p>1949’ da Lübnan’da dogdu. Ana dili Arapça’ dir. 1976 yilindan<br />
beri Paris’te yasiyor ve romanlarini Fransizca yaziyor. Kendini hem Lübnanli<br />
hem de Fransiz olarak tanimliyor. Romanlarinda hep çocuklugunu ve gençligini<br />
geçirdigi Doğu’ yu anlatiyor.</p>
<p>Yazar 1983 yilinda ilk romani “Araplarin Gözüyle Haçlilar” ile tanindi. 1986<br />
yilinda yayimlanan ikinci romani “Afrikali Leo” ile ayni yil Fransiz-Arap<br />
Dostluk Ödülünü kazandi. 1988’ de yayimlanan üçüncü romani<br />
Semarkant” hemen hemen tüm dillere çevrilmistir. Maalouf’ un sonraki romanları Işık Bahçeleri (1991) ve Beatrice’ den Sonraki Birinci Yüzyil (1992) dir. Son romani olan Tanios Kayasi ile ise Fransa’nin en önemli ödüllerinden Goncourt Ödülü’nü kazandi.</p>
<p>KİTABIN ADI :   DOĞUNUN LİMANLARI<br />
KİYABIN YAZARI :   AMIN MAALOUF<br />
YAYINEVİ VE ADRESİ :   YKY YAYINLARI<br />
BASIM YILI :   EKİM 1998</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/dogunun-limanlari-kitap-ozeti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beşeri bilimler nedir?</title>
		<link>http://www.buzlu.org/beseri-bilimler-nedir/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/beseri-bilimler-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Nov 2009 09:12:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[antik]]></category>
		<category><![CDATA[antropoloji]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş]]></category>
		<category><![CDATA[beşeri bilimler]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Neden,Niçin,Nasıl]]></category>
		<category><![CDATA[orta çağ]]></category>
		<category><![CDATA[rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[roma]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal bilimler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=4348</guid>
		<description><![CDATA[Beşerî bilimler doğal ve sosyal bilimlerin temel ampirik yöntemlerinden ayrılan, büyük oranda analitik, eleştirel veya spekülatif yöntemler kullanarak insan durumunu inceleyen disiplinlerdir. Beşerî bilimlerle ilişkili disiplinlere örnek vermek gerekirse; antik ve çağdaş diller, edebiyat, tarih, felsefe, din, görsel sanatlar, performans sanatları (müzik dahil) gibi dallar zikredilebilir. Bazen beşerî bilimler dahil edilen bazı ek alanlar ise [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2009/11/soru-isareti.jpg"><img class="size-full wp-image-4349 aligncenter" title="soru isareti" src="http://www.buzlu.org/images/2009/11/soru-isareti.jpg" alt="soru isareti" width="264" height="184" /></a></p>
<p>Beşerî bilimler doğal ve sosyal bilimlerin temel ampirik yöntemlerinden ayrılan, büyük oranda analitik, eleştirel veya spekülatif yöntemler kullanarak insan durumunu inceleyen disiplinlerdir.</p>
<p>Beşerî bilimlerle ilişkili disiplinlere örnek vermek gerekirse; antik ve çağdaş diller, edebiyat, tarih, felsefe, din, görsel sanatlar, performans sanatları (müzik dahil) gibi dallar zikredilebilir. Bazen beşerî bilimler dahil edilen bazı ek alanlar ise antropoloji, alan çalışmaları, iletişim ve kültürel çalışmalardır; bununla birlikte bu alanlar sıklıkla sosyal bilimler dahilinde ele alınırlar.<span id="more-4348"></span><br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
<strong>Beşeri bilimler tarihi </strong></p>
<p>Batı&#8217;da beşerî bilimlerin kökeni antik Yunan&#8217;a uzanmaktadır. Roma döneminde, yedi liberal sanat kavramı ortaya çıkmıştır; gramer, retorik ve mantık (trivium) ile birlikte aritmetik, geometri, astronomi ve müzik (quadrivium). Nitekim bu konular daha sonraları da bu kompozisyon içinde önemlerini korumuşlar ve Orta Çağ boyunca da eğitimde gösterilen temel konular olmuşlardır.</p>
<p>Rönesans döneminde önemli bir kayma yaşanmış ve beşerî bilimler uygulamadan ziyade incelenmesi (çalışılması) gerekilen konular olarak görülmeye başlanmıştır ki bu geleneksel alanlardan edebiyat ve tarih gibi alanlara yaşanan bir kayma ile birlikte gerçekleşmiştir. 20. yüzyılda bu bakış açısı postmodernist hareket tarafından reddedilmiştir ki postmodernist hareket beşerî bilimleri demokratik bir topluma uygun olacak daha eşitlikçi (egalitaryan) bir şekilde yeniden tanımlamaya uğraşmıştır.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--></p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/beseri-bilimler-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Boğaziçi Üniversitesi</title>
		<link>http://www.buzlu.org/bogazici-universitesi/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/bogazici-universitesi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 10:12:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim-Öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite seçme]]></category>
		<category><![CDATA[öss puanı]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[binalar]]></category>
		<category><![CDATA[birinci dünya savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Boğaziçi Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[ders]]></category>
		<category><![CDATA[devletler]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Fizik]]></category>
		<category><![CDATA[hangi Üniversiteye gitmeliyim]]></category>
		<category><![CDATA[Kimya]]></category>
		<category><![CDATA[konteyjan]]></category>
		<category><![CDATA[lise]]></category>
		<category><![CDATA[müze]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<category><![CDATA[padişah]]></category>
		<category><![CDATA[paşa]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[profesör]]></category>
		<category><![CDATA[puanıma göre]]></category>
		<category><![CDATA[Robert Koleji]]></category>
		<category><![CDATA[rumeli]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sermaye]]></category>
		<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[tören]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=3458</guid>
		<description><![CDATA[Robert Koleji bir eğitmen, mucit, teknisyen, mimar ve kurucu olan Dr. Cyrus Hamlin ile tanınmış hayırsever ve zengin bir tüccar olan New York&#8217;lu Mr. Christopher Rheinlander Robert tarafından İstanbul, Türkiye&#8217;de kurulmuştur. Çok yönlü ve yetenekli bir dahi olan Dr. Cyrus Hamlin, 1839 yılında Türkiye&#8217;ye gelmiş ve 1860 yılına kadar erkek öğrencilere seminerler vermiştir. 1856 yılında [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2009/06/Boğaziçi-Üniversitesi.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-3459" title="Boğaziçi Üniversitesi" src="http://www.buzlu.org/images/2009/06/Boğaziçi-Üniversitesi.jpg" alt="Boğaziçi Üniversitesi" width="400" height="240" /></a></p>
<p>Robert Koleji bir eğitmen, mucit, teknisyen, mimar ve kurucu olan Dr. Cyrus Hamlin ile tanınmış hayırsever ve zengin bir tüccar olan New York&#8217;lu Mr. Christopher Rheinlander Robert tarafından İstanbul, Türkiye&#8217;de kurulmuştur.</p>
<p>Çok yönlü ve yetenekli bir dahi olan Dr. Cyrus Hamlin, 1839 yılında Türkiye&#8217;ye gelmiş ve 1860 yılına kadar erkek öğrencilere seminerler vermiştir. 1856 yılında Kırım Savaşı sırasında Mr. Robert ile tanışmıştır. Mr. Robert&#8217;in vapuru İstanbul Limanı&#8217;na yanaşırken, görüntüsü insanı cezbeden bir kayık dolusu ekmeği fark etmiştir. Merakı artmış, ve bu ekmeklerin Cyrus Hamlin tarafından Üsküdar civarındaki Selimiye Kışla&#8217;sında bulunan yaralı askerlere gönderildiğini öğrenmiş, bu garip tesadüf onların tanışmalarına neden olmuştur. Huguenot neslinden gelen bu iki adamın daha sonraki görüşmeleri, Birleşik Devletler sınırları dışındaki en eski Amerikan Koleji&#8217;nin kurulmasına vesile olmuştur.<br />
<span id="more-3458"></span><br />
Mr. Robert finansal yükü üstlenirken, Dr. Hamlin ise Birleşik Devletler&#8217;den kaynak sağlayarak Kolej&#8217;in kurulumu sorumluluğunu eline almıştır. Bir müfredat programı oluşturulmuş ve Dr. Hamlin öğretim lisanının İngilizce olması konusunda ısrar etmiştir. Yeni kurulan Yönetim Kurulu&#8217;nun aldığı kararlar doğrultusunda, Kolej&#8217;in kapıları ırk, milliyet, din gözetilmeksizin önyargısızca ve ayrım yapılmadan tüm öğrencilere açık olacaktı. Bunun yanında, Mr. Robert&#8217;in isteği doğrultusunda Kolej hiçbir koşulda herhangi bir politik eğilim göstermeyecek ve de hiçbir politik düşünceye dahil olmayacaktı.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Çeşitli alternatifler düşünüldükten sonra, Mr. Hamlin, Kolej&#8217;in yeri konusunda düşündüğü en uygun yeri belirledi. Bu yer Ahmet Vefik Paşa&#8217;ya ait taşocağı olan bir arsaydı. Aynı taşocağı, İstanbul fethedilmeden hemen önce, 1453 yılında, Boğaz&#8217;ın Avrupa Yakasında olan heybetli Rumelihisarı&#8217;nın yapımında Fatih Sultan Mehmet tarafından da kullanılmıştı. Bu ocaktan çıkan mavi kireçtaşı Birinci Dünya Savaşı&#8217;na kadar inşa edilen bütün Kolej binalarında kullanılmıştır.</p>
<p>Önceleri Ahmet Vefik Paşa arazisini satmak istememiş, fakat daha sonra sultanın elçisi olarak III. Napoleon&#8217;un Paris&#8217;teki sarayına çağrılınca, anlaşmaya mecbur kalmış ve de 1861 yılında arsasını satmıştır. Ödeme, dönemin Eğitim Bakanlığı&#8217;nın verdiği yapım izniyle birlikte en kısa zamanda yapılmalıydı; Padişah&#8217;ın fermanı olmadan inşaata başlanamayacağı konusunda da Mr. Hamlin bilgilendirilmişti. Padişah&#8217;tan böyle bir iznin alınmasının uzun süreceğinin farkında olan Mr. Hamlin, Yönetim Kurulun&#8217;dan bugünkü boş-seminer binasını kiralamıştı. Böylece Robert Kolej, yardımsever Christopher Rheinlander Robert&#8217;ten ismini almış, mezunlarına B.A. derecesi verme yetkisi ise bir kararname ile onaylanmıştır. Eylül 1863&#8242;te, ilk Başkan Dr. Cyrus Hamlin&#8217;le kapılarını öğrencilere açmıştır.</p>
<p>Sonuçta, 4 Haziran 1869&#8242;da Padişah izin hükmünü vermiş, ilk binanın köşetaşı yerleştirilmiş ve ismi Hamlin Hall olarak atanmıştır. Dr. Hamlin bizzat inşaatın her detayıyla ilgilenmiştir. Rumelihisarı&#8217;nın yapımında kullanılan harcı incelemiş, binayı da ortasında açık bir avlu bulunan eski Türk kervansaray veya hanları gibi dizayn etmiştir. Hamlin Hall 1871 yılında tamamlanmıştır. Tek katlı, geniş bir bina da 1873 yılında Hamlin Hall&#8217;ın arka kısmına ilave edilmiş fakat otuz yıl sonra bu bina Washburn Hall yapılırken yıkılmıştır.</p>
<p>Dr. Hamlin, Kolej için bağış ve yardımları artırmaya çalışsa da asla başarılı olamamıştır. 1869&#8242;da, 1865-1868 yılları arasında Robert Kolej&#8217;de öğretmenlik yapan Dr. Hamlin&#8217;in damadı, Dr. George Washburn, Kurul tarafından yönetimi ele almak için İstanbul&#8217;a geri gönderildi. Bu Mr. Hamlin&#8217;i tedirgin etti çünkü damadıyla olan ilişkileri gittikçe gerginleşiyordu. Dr. Hamlin, Dr. Washburn&#8217;ün genişleme ve politikaya dahil olma fikrini onaylamadı. Bununla birlikte, bir kız koleji kurma düşüncesi de Mr. Robert tarafından onaylanmadı. Dr. Hamlin ve Dr. Washburn arasındaki çatışma zamanla öyle büyük bir boyuta geldi ki, 26 Eylül 1873&#8242;te, Dr. Hamlin bir daha Türkiye&#8217;ye geri gelmemek üzere Birleşik Devletler&#8217;e kesin dönüş yaptı. Dr. Washburn henüz Kurul tarafından Mayıs 1872&#8242;de müdür yapılmıştı. Dr. Hamlin Mart 1877&#8242;de istifasını verdikten sonra, Dr. Washburn 1877&#8242;den 1903&#8242;teki emekliliğine kadar, Kolej&#8217;in ikinci Başkanı olmuştur. Birleşik Devletler&#8217;deki çalışmalarına devam eden Dr. Hamlin ise 8 Ağustos 1900&#8242;de, seksen dokuz yaşında vefat etmiştir.</p>
<p>Mr. Robert 1878 yılında vefat ettiğinde, Robert Kolej kendi kendini finanse etme durumunda kaldı. Mr. Robert Lookout Mountain&#8217;daki arazisinin tümünü, kendine ait bütün diğer arsaların beşte birini Robert Kolej&#8217;e miras olarak bıraktı ve bu arsaların satışından elde edilen parayla okula yeniden finansal kaynak sağlanmış oldu.</p>
<p>Kolej arazisi üzerinde ikinci bina 1881 yılında Profesör Alexander Van Milligen tarafından inşa edilen konuttur. Bizans tarihi konusunda uzman olan ve 1878 yılından, öldüğü 1915 yılına kadar öğretmenlik yapan Profesör Alexander Van Milligen, bu evi ölümünden sonra Robert Kolej&#8217;in hizmetine gireceği bilinciyle inşa ettirmiştir. Buna rağmen, Bay ve Bayan George G. Huntigton&#8217;ın bu evde uzun zaman boyunca yaşamasından dolayı ev Huntington House olarak isimlendirilmiştir. 1986 yılında ev yenilenmiş ve de Heritage (Tarihi) Müzesi&#8217;ne çevrilmiştir. Evin son sakini olan Eveline A. Scott tarafından miras bırakılan mobilyalar, kitaplar ve de dokümanlar, bu müzenin çekirdeğini oluşturmaktadır.</p>
<p>1895 yılından, 1919 yılına kadar Yönetim Kurulu Başkanlığı yapan John Steward Kennedy, Kolej&#8217;e cömert yardımlarda bulunmuştur. Onun bağışlarıyla, 1891&#8242;de Kolej&#8217;in başkanı için bir ev inşa edilmiştir. Muhteşem Boğaz manzarası olan bu geniş ev, Kennedy Lodge, 1891 yılından itibaren Washburn&#8217;lerle başlayarak 1971 yılında Dr. John Scott&#8217;ın ayrılmasına kadar Kolej Başkanlarının ikametgahı olmuştur. Bugün, zemin katı öğretim kadrosu için bir yemek salonu, üst katları misafirhane ve de bodrum katı restorant olarak kullanılmaktadır. Her türlü sosyal etkinlik de burada yapılmaktadır.</p>
<p>Mr. Kennedy aynı zamanda altı profesörün evi ve de Kolej arazisinin çevresinin duvarla çevrilmesi için bağışta bulunmuş, Robert Kolej&#8217;e miras olarak bıraktığı 1.500.000$ ise Mühendislik Fakültesi&#8217;nin doğu kanadı ile (1912), 1913 yılında inşası tamamlanan yurt-derslik binası olan Anderson Hall&#8217;ın, yapımlarında kullanılmıştır.</p>
<p>Dr. Cyrus Hamlin&#8217;in oğlu olan Alfred Dwight Foster Hamlin tarafından dizayn edilen ikinci akademik bina 1892 yılında tamamlanmıştır. İlk başta Science Hall olarak adlandırılan binanın ismi, Kolej&#8217;e 1872 yılından 1901 yılına kadar doğa tarihi profesörü olarak hizmet eden Albert Long&#8217;un ölümünden sonra Albert Long Hall olarak değiştirilmiştir. Bu bina Bayan Van Milligen&#8217;in kardeşi olan Bayan Davies tarafından döşenmiştir. Bodrum katta Kimya Bölümü, birinci katta Kütüphane ve Fizik Bölümü ve de üst kat Oditoryum olarak kullanılmıştır. Ayrıca, Mr. Cleveland H. Dodge tarafından bağışlanan ve dünyanın en ünlü beş orgundan biri olan org ise bu katta bulunmaktadır.</p>
<p>Hamlin Hall tamamlanır tamamlanmaz, Hazırlık Bölümü&#8217;nün ayrı bir binada yer alması gerektiği anlaşılmıştır. 1898 yazında, Mr. Washburn Birleşik Devletler&#8217;e gittiğinde, yeni binanın finansmanını sağlamak konusundaki ilgisini çekmek için New York&#8217;lu zengin bir bankacının kızı olan Olivia Eggleston Phelps Stokes&#8217;ı ziyaret etmek istemiştir. Ne yazık ki Bayan Stokes Avrupadaydı, ama İstanbul&#8217;da Mr. Washburn&#8217;ü, Bayan Stokes&#8217;ın yeni binanın inşaası için yardıma hazır olduğunu yazan bir mektup bekliyordu. Bu bina 1871 yılında Ahmet Vefik Paşa&#8217;dan satın alınan arazinin üzerine inşa edildi ve 1902 yılında ise yerleşilmeye hazırdı. Bayan Stokes&#8217;un özel isteği üzerine bina Theodorus Hall (veya Allah&#8217;ın armağanı) olarak isimlendirildi. Bugün ise Kız Yurdu olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Aynı zamanda Dodge Jimnastik Salonu da Kampüs&#8217;teki taşocağından çıkarılan mavi kireçtaşından inşa edildi. Bu binanın yapımı, 1909&#8242;dan 1926&#8242;ya kadar Yönetim Kurulu Başkanı olan Cleveland H. Dodge ve babası William H. Dodge tarafından finanse edilmiştir. Uzun yıllar boyunca Avrupa&#8217;daki en modern ilk jimnastik salonu olma özelliğini korudu ve de Türkiye&#8217;deki tek kapalı koşu pistini barındırdı. 1908 yılında, Türkiye&#8217;deki ilk basketbol maçı burada oynanmıştır.</p>
<p>1929 yılında, Bayan Olivia Phelps Stokes aynı zamanda Hazırlık Bölümü öğrencileri için Theodorus Hall&#8217;un arkasına inşa edilen jimnastik salonunun da finansmanını sağlamıştır. Bu bina daha sonra erkek yurduna çevrilmiştir.</p>
<p>Bugün İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi olarak kullanılan Washburn Hall, Mr. William E. Dodge&#8217;ın dul eşi Mrs. William E. Dodge tarafından finanse edilmiştir. Bu ofis-sınıf binası 1906 yılında tamamlanmış ve de ismini 1903 yılında Başkanlıktan istifa etmiş olan Başkan George Washburn&#8217;den almıştır. Diğer bütün binalar gibi Washburn Hall da Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan önce inşa edilmiş ve de inşasında kampüste bulunan mavi kireçtaşı kullanılmıştır. Üst katlar, yani beşinci kat ve de dördüncü katın yarısı, bir zamanlar büyük değer taşıyan Doğal Tarih Müzesi&#8217;ne (Natural History Museum) ev sahipliği yapmıştır.</p>
<p>Dr. Caleb Frank Gates&#8217;in başkanlığı süresinde (1903-1932), ilk tenis kortları yapılmış, Hamlin Hall yenilenmiş, yeni bir ışıklandırma ve ısıtma binası kurulmuş, Ahmet Vefik Paşa&#8217;dan yeni arazi satın alınarak üzerine tepeye doğru dolanarak çıkan yol 1913 yılında inşa edilmiş ve deniz kenarındaki yeni giriş, okulun ana giriş kapısı olmuştur.</p>
<p>Anderson Hall veya bugünkü adıyla Fen-Edebiyat Binası da 1913 yılında tamamlanmıştır. Bu yatakhane-sınıf binası, John S. Kennedy tarafından Kolej&#8217;e miras olarak bırakılan sermayeyle inşa edilmiş ve de Profesör Charles Anderson&#8217;dan sonra onun Kolej&#8217;e yaptığı uzun hizmete (1869-1918) istinaden isimlendirilmiştir. Bugün ise derslik-ofis binası olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>1903 yılında Gates başkan olunca, Robert Kolej daha fazla genişleme ve de modernleşmeye hazırdı. Gates Türkiye&#8217;nin artık kendi mühendislerini yetiştirmesi ve eğitmesi gerektiğini anlamıştı ve John S. Kennedy&#8217;den kalan parayla, bir mühendislik okulunun yapımına başlamak istiyordu. 1909 yılında Birleşik Devletler&#8217;e giderek, teklif ettiği projenin uygulanması için Kurul&#8217;dan onay almayı başardı. Robert Kolej&#8217;deki yeni Mühendislik Okulu&#8217;na gelip, kurulumuna nezaret etmesi için de ilk önce Makine Mühendisliği Profesörü olan John R. Allen ile anlaştı. Daha sonradan ismi Gates Hall olan, Mühendislik Bina&#8217;sının yapımına 1910 yılında başlandı, ama 1912 yılında sadece batı kanadı bitirildi. İlkbaşta U-şeklinde dizayn edilen binanın ilk planından daha sonra vazgeçildi. Balkan Savaşları, I.Dünya Savaşı ve de yeni Türkiye Cumhuriye&#8217;tinin kurulması dolayısıyla, bugünkü mevcut binanın yapımı ancak 1931 yılında tamamlanabildi. Dört kat yüksekliğindeki bina tepenin eğimini takip edecek şekilde planlanmıştır, bu yüzden her katın kendine ait ayrı bir girişi bulunmaktadır.</p>
<p>1912 sonbaharında, Mr. Allen&#8217;in Birleşik Devletler&#8217;e dönme zamanı geldiğinde, Mr. Gates&#8217;in yeni Mühendislik Okulu&#8217;na dair tüm işleri tamamlaması için doğru insanı bulması gerekiyordu. Bu kişi Lynn Scipio idi, 1912 yılında, 3 yıllık sözleşmeyle işe başladı ama bu süreç 1942 yılına kadar uzadı.</p>
<p>Henrietta Washburn Hall veya bugünkü adıyla Social Hall, Mr. Cleveland H. Dodge tarafından finanse edilmiştir. 1914 yılında tamamlanmış ve ismini Cyrus Hamlin&#8217;in kızıyla George Washburn&#8217;ün eşi olan Henrietta Loraine Washburn&#8217;den almıştır. Şu anda öğrenciler tarafından bir eğlence ve dinlenme merkezi olarak kulllanılan Social Hall, salonlar, klüp odaları, bir tiyatro ve bir kantini içermektedir.</p>
<p>John Sloane Reviri ise 1913-1914 yılları arasında inşa edilmiştir. Kolej&#8217;in eski bir kurul üyesi olan William Sloane&#8217;nin armağanıdır ve de gene eski bir kurul üyesi olan babasının hatırasına adanmıştır. John Sloane Reviri, birinci katında yataklı hasta ağırlama imkanı, zemin katta ise bir klinik ve personel için iki kat bulunduran 18 yataklı bir hastaneydi. Bugün ise erkek yurdu olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Van Milligen Kütüphanesi 1932 yılında tamamlanmıştır, aynı zamanda da idari personele barınma imkanı sağlamıştır. Türkiyedeki ilk modern kütüphane olduğu söylenir. Alexander Van Milligen 1915 yılında vefat ettiğinde; evini, kütüphanesini ve de bin poundunu, okula bırakmıştır. Bu parayla, Van Milligen Fonu başlatılmış, sonuçta yeni binanın finansı sağlanmıştır. &#8216;Quarry&#8217; olarak bilinen alan, yeni binanın yerleşim yeri olarak seçildi ve Profesör Sciopio da planlarını çizdi. Dünyanın bu bölümündeki en güzel Yakın Doğu Koleksiyonu&#8217;nu barındırdı. Bugün ise, Boğaziçi Üniversitesi Rektör ve Yardımcı Rektörlerinin ofislerini çevreleyerek yönetim binası olarak kullanılmaktadır. Perkins Hall, bugünkü ismiyle yeni Mühendislik Binası, Profesör Aptullah Kuran tarafından dizayn edilmiştir. Eski bir kurul üyesi olan George W. Perkins&#8217;in hatırasına adanan bu bina, Mayıs 1963&#8242;te, Kolej&#8217;in yüzüncü yıl kutlamaları sırasında törenle hizmete açılmıştır.</p>
<p>1932 yılında Mr. Gates emekli olunca, ciddi finansal kesintiler düşünülmeye başlandı. Robert Kolej ve Amerikan Kız Koleji&#8217;nin ikisi birden savaş öncesi Türkiye ekonomisinden ve Birleşik Devletler&#8217;deki ekonomik krizden oldukça etkilendi. 1932 yılında, Amerikan Kız Koleji ile birleşmenin ilk adımı olarak Dr. Paul Monroe iki okulun da başkanlığına atandı. Bununla birlikte, belirli akademik mevkiler ve öğretim görevlileri paylaşılarak, ödenen maaşların sayısında kısıntıya gidildi. Bu sebeple, akademik kadronun minimuma indirilmesi ve maaşlarda kesintiye gidilmesi, akademik kayba neden oldu.</p>
<p>Başkan Wright&#8217;ın zamanında (1935-1943), Dr. Monroe&#8217;nın çabaları sayesinde finansal durum geliştirildi ve de müfredat programı revize edildi. Fakat, Türkiye tarafsızlığını korumasına rağmen, İkinci Dünya Savaşı sona erene kadar birçok problem çözülemedi hatta daha fazla zorluklar yarattı.</p>
<p>1944 yılında, Dr. Black Başkanlığa atandı. Dr. Black&#8217;ın yüzleştiği en ana problemler gene finansaldı, Kolej&#8217;i iflastan kurtarabilmek için katı ekonomik tedbirler alınması gerekliydi. 1950li yıllarda Kolej&#8217;in prestiji arttı ve halkla ilişkilerin en iyi olduğu döneme gelindi. 1955 yılında Dr. Black&#8217;in yerine göreve gelen Dr. Ballantine dinamik bir kişiliğe sahipti. Dr. Black&#8217;in planları Robert Kolej&#8217;i akademik olarak yeniden canlandırmak ve daha iyi finansal ve fiziksel olanaklarla çerçevelenmiş yükseköğrenim programı yaratmak için Akademi&#8217;nin İkinci Okulu&#8217;nu elimine etmekti.</p>
<p>1958 yılında ise Türk hükümetinden gerekli izni almayı başardı. 1958 yılında, lise mezunu öğrencileri üç okuldan herhangi birine giriş için hazırlayan bir İngilizce Dili Bölümü kuruldu. Buna rağmen; her öğrenciyi eğitmenin bedeli, bu değişiklerle öğretim ücretinin dörtte biri olmasından dolayı, bütçe açığı her yıl fark edilir oranda büyüdü.</p>
<p>1912 yılında kurulan Mühendislik Okulu&#8217;na ek olarak , 1959 yılında da İşletme Okulu ve Dil-Bilim Okulu kuruldu.</p>
<p>1961 yılında Mr. Ballantine&#8217;nin istifasını, kısa dönemli başkanların başarısı takip etmiştir. Bugünkü Mühendislik Binası olan Perkins Hall, Dr. Malin&#8217;in başkanlığı döneminde bitirilmiştir. 1964 yılında Dr. Malin vefat ettiğinde yerine Dr. Simpson başkan olmuştur. Dr. Simpson, Robert Akademi&#8217;nin Hisar Kampüsü&#8217;nü tamamen yükseköğrenime bırakarak, Arnavutköy&#8217;deki kampüse taşınmasını, oradaki Amerikan Kız Kolejiyle karma bir eğitim kurumu oluşturacak şekilde birleşmesini önermiştir. Dr. Simpson, 1967 yılında sağlık problemleri yüzünden görevini bırakmak zorunda kalmıştır. 1968 yılında ise başkanlık görevine onun yerine Dr. Everton gelmiştir.</p>
<p>Mart 1971&#8242;de Dr. Everton, Robert Kolej&#8217;in üzerine herhangi bir kampüs üzerinde bağımsız bir üniversitenin kurulması için Türk hükümetini teşvik eden önergenin 26 Ocak 1971&#8242;de Yönetim Kurulu tarafından kabul edildiğini açıkladı. Birleşme 1971 yazında sonuçlandırıldı. Binaları, kütüphanesi, laboratuarları, tüm imkanları ve personeliyle 118 dönümlük bugünün Güney Kampüsü 10 Eylül 1971&#8242;de tamamen Türk hükümetinin üzerine geçmiştir. Boğaziçi Üniversitesi, yüz yılı aşkın bir süredir Robert Koleji&#8217;nin kampüsü olan alana resmi olarak kurulmuştur.</p>
<p>Robert Kolej mezunu olan Prof. Dr. Aptullah Kuran, Üniversite&#8217;nin ilk rektörü olmuştur (1971-1979). Prof. Dr. Kuran&#8217;ın yerini önce Prof. Dr. Semih Tezcan devralmış (1979-1981) daha sonra da Prof. Dr. Ergün Toğrol rektör olmuştur (1981-1992). 1992&#8242;de Robert Kolej mezunu olan Prof. Dr. Üstün Ergüder Boğaziçi Üniversitesi tarafından rektör olarak seçilmiş, 2000 yılında da görevini Prof. Dr. Sabih Tansal&#8217;a bırakmıştır.</p>
<p>Üniversite hem fiziksel hem de akademik olarak genişlemeye devam etmiştir. Üniversiteye bir fakülte ve yüksek lisans programları sunan altı enstitü eklenmiştir. Üniversitenin eğitim binaları çoğunlukla Güney Kampüs&#8217;te yer almaktadır. Tarihi binaları, boğaz manzarası ve doğu sınırını oluşturan Rumeli Hisary ile bu kampüs eşsiz bir atmosfere sahiptir. Ana Kütüphanenin, Fen ve Mühendislik Laboratuvarları Binasının, Eğitim Fakültesinin, Erkek Yurdu II&#8217;nin, Kız Yurdu II&#8217;nin ve de Eğitim Teknolojileri Binası&#8217;nın tamamlanmasıyla Kuzey Kampüs bugünkü yüksek değerine ulaşmıştır. İçinde rasathaneyi barındıran Kandilli Kampüsü 1982&#8242;de, Hisar Kampüs ise 1989&#8242;da Üniversite bünyesine dahil olmuştur. Üniversite şu anda, Uçaksavar Kampüsü&#8217;nde, personel için lojmanlar, öğrenciler için yurtlar ve de büyük bir spor kompleksi barındırmaktadır. Bu kampüs aynı zamanda Türkiye&#8217;nin en gelişmiş öğrenci yurt kompleksi olan &#8216;Superdorm&#8217;u barındırmaktadır. Sarıtepe Kampüsü olarak adlandırılan, Karadeniz sahili üzerindeki Kilyos yakınındaki dinlenme yeri 1985 yılında kazanılmış, ve inşası tamamlanarak faaliyete geçmiştir.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Sonuç olarak şunu rahatça ifade etmek gerekir ki Robert Kolej&#8217;in kusursuz akademik gelenekleri, artan kampüs olanakları ve nüfusuyla, bugünkü Bogaziçi Üniversitesi&#8217;nin çekirdeğini oluşturmuştur.</p>
<p><strong>Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi Başkanları:</strong></p>
<p>1. Cyrus Hamlin (1863-1877)<br />
2. George Washburn (1877-1903)<br />
3. Caleb Frank Gates (1903-1932)<br />
4. Paul Monroe (1932-1935)<br />
5. Walter Livingston Wright (1935-1943)<br />
6. Floyd Henson Black (1944-1955)<br />
7. Duncan Smith Ballantine (1955-1961)<br />
8. Patrick Murphy Malin (1962-1964)<br />
9. Dwight James Simpson (1965-1967)<br />
10. John Scott Everton (1968-1971)<br />
11. Prof.Dr.Aptullah Kuran (1971-1979)<br />
12. Prof.Dr.Semih Tezcan (1979-1982)<br />
13. Prof.Dr.Ergun Togrol(1982-1992)<br />
14. Prof. Dr. Ustun Erguder (1992-2000)<br />
15. Prof. Dr. Sabih Tansal (2000- 2004)<br />
16. Prof. Dr. Ayşe Soysal (2004- 2008)<br />
17. Prof. Dr. Kadri Özçaldıran (2008- Günümüze)</p>
<p><strong>KRONOLOJİ</strong></p>
<p>1863-1971 Robert Kolej<br />
16 Eylül 1863 : Bebek Seminer Okulunda Robert Kolej 4 öğrenci ile eğitime başlar. Hamlin Başkan seçilir.<br />
20 Aralık 1868 : Rumelihisarı&#8217;nda inşaat izni alır.<br />
5 Temmuz 1869 : Bebek Kampüs&#8217;te ilk binanın temeli atılır.<br />
17 Mayıs 1871 : İlk bina biter ve Hamlin adı verilir.<br />
1877 : George Washburn Başkan olur.<br />
1878 : Robert Kolej&#8217;e adını veren Christopher Rhinelander Robert 76 yaşında Paris&#8217;te ölür.<br />
1888 : Robert Kolej&#8217;de Kurucular Günü kutlanmaya başlar.<br />
1891 : Vakıf Başkanı Kennedy, Bebek Kampüs&#8217;te kendi adına Başkan evi yaptırır. (Kennedy Lodge)<br />
1897 : Robert Kolej&#8217;de ilk Atletizm karşılaşması yapılır.<br />
1900 : C. Hamlin 89 yaşında Lexington&#8217;da ölür.<br />
1902 : Theodorus Hall&#8217;un (Robert Kolej Hazırlık Binası) Olivia Eggleston P. Stokes tarafından yaptırılması.<br />
1903 : G. Washburn RC&#8217;den ayrılır ve Dr.Caleb Gates Başkan olur.<br />
1904 : William E. Dodge ve oğlu Cleveland Dodge tarafından yaptırılan Dodge Cimnastik Salonunun bitişi.<br />
1906 : C. Hamlin&#8217;in oğlu Alfred Dwight Foster tarafından yapılan Washburn Hall&#8217;un tamamlanması.<br />
1907 : Basketbol Türkiye&#8217;ye Robert Kolej sahalarından girdi.<br />
1908 : İlk &#8216;Charter Günü&#8217; Amerikan Kız Kolejinde kutlandı.<br />
1908-1909 : Robert Kolej&#8217;de ilk öğrenci Konseyi kuruldu.<br />
1912 : Mühendislik Fakültesi binasının tamamlanması ve Caleb Frank Gates&#8217;in adının verilmesi. (Gates Hall)<br />
1913 : Alfred Dwight Foster Hamlin tarafından yatakhane olarak kullanılmak üzere Anderson Hall&#8217;ın yapılması.<br />
1914 : C.Hamlin&#8217;in kızı Henrietta Washburn adına yapılan binanın (Washburn Hall) tamamlanması &#8211; John Sloane dispanserinin yapılması.<br />
1922 : C.Gates ve Hüseyin Pekta Lozan Konferansına katlr.<br />
1932 : Gates başkanlıktan istifa eder ve ilk olarak hem Robert Kolej &#8216;in hem de Amerikan Kız Koleji&#8217;nin başına Dr. Paul Monroe getirilir. Romanya Kraliçesi Marie ve kızkardeşi Amerikan Kız Koleji&#8217;nde misafir olurlar. Robert Kolej Kütüphanesi Bebek Kampüs&#8217;te tamamlanır ve Alexander Van Millingen adı verilir.<br />
1935 : Dr. Monroe&#8217;dan sonra, Dr. Walter L. Wright Başkan olur. Hüseyin Pekta, ilk Türk Müdür olur.<br />
1944 : Dr. Wrigh&#8217;tan sonra, Dr. Floyd Black Başkan olur.<br />
1946 : Missouri gemisinin Amirali Hewitt Bebek Kampüs&#8217;ü ziyaret eder.<br />
1955 : Dr. Duncan Ballantine, Dr. Black&#8217;den sonra Başkan olur.<br />
1957 : Robert Kolej Yüksekokul olur.<br />
28 Kasım 1960 : General Cemal Gürsel 2 koleji ziyaret eder.<br />
Kasım 1962 : Prof. Arnold Toynbee Amerikan Kız Koleji&#8217;ni ziyaret eder.<br />
Mayıs 1963 : Robert Kolej&#8217;in 100. Kuruluş Yılı Kutlamaları.<br />
18 Mayıs 1963 : Vakıf Başkanı George Walbridge Perkins adına yeni Mühendislik binasının kurulması.<br />
1965 : Dr. Dwight Simpson Başkan olur.<br />
1968 : Dr. John S. Everton Başkan olur.<br />
18 Mayıs 1971 : Yüksek kısım resmen sona erdi.<br />
Eylül 1971 : Amerikan Kız Koleji ve Robert Kolej&#8217;in birleşmesi.<br />
1971 : Robert Kolej Boğaziçi Üniversitesi olur.</p>
<p>Resmi sitesine <a href="http://www.boun.edu.tr/" target="_blank">buradan</a> ulaşabilirsiniz.</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/bogazici-universitesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tevfik El-Hakim</title>
		<link>http://www.buzlu.org/tevfik-el-hakim/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/tevfik-el-hakim/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Feb 2009 16:01:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[abd]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[ilk]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[Neden]]></category>
		<category><![CDATA[saray]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tevfik El-Hakim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=2873</guid>
		<description><![CDATA[Mısır&#8217;ın ünlü sanatkârı Tevfik el-Hakim, Arap Edebiyatı&#8217;nın en önde gelen ve en etkileyici yazarlarından biri sayılmaktadır. El-Hakim&#8217;in, Arap -özellikle de Mısır- kültürünün yanı sıra Batı tiyatrosunu da yakından tanımış olması, ona Arap Edebiyatı ile Çağdaş Dünya Edebiyatı arasında köprü vazifesi gören geniş bir perspektif kazandırmıştır. Tevfik el-Hakim&#8217;in bütün eserlerinde kadının etkisini görebilmek mümkündür. Onun ilgisi, [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="alignnone size-full wp-image-2874" title="tevfik-el-hakim" src="http://www.buzlu.org/images/2009/02/tevfik-el-hakim.jpg" alt="tevfik-el-hakim" width="85" height="119" /></p>
<p>Mısır&#8217;ın ünlü sanatkârı Tevfik el-Hakim, Arap Edebiyatı&#8217;nın en önde gelen ve en etkileyici yazarlarından biri sayılmaktadır. El-Hakim&#8217;in, Arap -özellikle de Mısır- kültürünün yanı sıra Batı tiyatrosunu da yakından tanımış olması, ona Arap Edebiyatı ile Çağdaş Dünya Edebiyatı arasında köprü vazifesi gören geniş bir perspektif kazandırmıştır.</p>
<p>Tevfik el-Hakim&#8217;in bütün eserlerinde kadının etkisini görebilmek mümkündür. Onun ilgisi, daha çok kadınlarla ilgili hikâye ve destanlara ya da Mısır efsanelerine yönelik olmuştur.<br />
<span id="more-2873"></span><br />
Tevfik el-Hakim, 1898 yılında İskenderiye&#8217;de dünyaya geldi. Babası, Mısır&#8217;ın kuzeyindeki eyaletlerden birinde yer alan Ed-Dilnecat Köyü&#8217;nde, bir adliye yargıcıydı.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Geniş arazilere sahipti ve o bölgenin varlıklı çiftçilerinden biri olarak itibar görmekteydi. Aslen Türk olan annesi ise kendi aslı ve soyuyla çok iftihar ederdi. Bu nedenle annesi, Tevfik&#8217;i diğer çocuklardan ayrı tutuyor ve onlarla oynamasına izin vermiyordu. Belki de bu soyutlanma, çocukluk döneminde Tevfik&#8217;i kendi iç dünyasına yöneltmişti. Okumaya meraklı olan annesinin anlattığı ilk hikâyeler, onu cezb ederek ilgisini edebiyata çekmesine vesile olmuştu.</p>
<p>Tevfik, ilk yıllarını ed-Dilnecat&#8217;ta geçirdi. Yedi yaşında iken Demnehur şehrindeki ilkokula gitti ve 1915 yılında, ilkokulu bitirdikten sonra babasının isteği üzerine Kahire&#8217;nin yolunu tuttu.</p>
<p>Kahire&#8217;de, biri öğretmen diğeri ise teknik üniversitede öğrenci olan iki amcasının yanında yeni hayatına başladı. Başkentin renkli çevresi, onu sanat dünyasına çekti. Ud çalmayı öğrendi ve tiyatroyla ilgilenmeye başladı. Tevfik, liseyi bitirdikten sonra yine babasının isteği ve desteği ile üniversiteye girdi ve hukuk tahsiline başladı.</p>
<p>Öğrenciliğinin ilk yılları, Mısır halkının İngiliz sömürgeciliğine karşı başlattığı isyana denk geldi. Kendisi de halkın bu başkaldırısına fiili olarak destek verdi ve 1919 yılında tutuklanıp cezaevine gönderildi. Hapis yattığı günlerde hassas ruhunda birçok şey biriktirmişti.</p>
<p>Özgürlüğüne kavuştuktan sonra sanatsal gruplarla ve sanatkârlarla içli dışlı olmaya başladı ve bu sayede edebî yeteneğini her gün biraz daha geliştirdi. 1922 ve 1923 yıllarında yazdığı tiyatro eserlerinden Günümüzün Kadını (Today Women), Pahalı Misafir (Guest Dear Expensive) ve Ali Baba adlı eserleri, bir tiyatro grubu olan Akkaşe tarafından sahneye kondu.</p>
<p>1924 yılında babasının ısrarıyla, hukuk dalındaki doktorasını tamamlamak üzere Fransa&#8217;ya gitti. Paris&#8217;te geçirdiği dört yıl boyunca, babasının gönderdiği hatırı sayılır harçlığın da yardımıyla, vaktinin çoğunu tiyatro seyretmek, konserlere gitmek ve çeşitli edebî eserleri incelemekle geçiriyordu.</p>
<p>Batı tiyatrosunun, eski Yunan kültürü ve dini efsanelerinden neşet ettiğini anladıktan sonra, eski tiyatro yazarlarını incelemeye koyuldu. 1920 yılında yaşadığı bir aşk macerasının da etkisiyle Küçük Penceresinin Karşısında Oturmuş (Devant Son Guichet) adlı tek perdelik piyesi yazdı.</p>
<p>1928 yılında ülkesine geri döndükten sonra Kahire adliyesinde göreve başladı. Bir yandan da toplum nazarında çok da önemli olmayan, yalnızca yüzeysel bir şekilde ilgilenilen ve muhtevadan yoksun olan tiyatro sanatını değiştirmeye karar vermişti. Batı tiyatrosunu da oldukça yakından tanıyordu.</p>
<p>Avrupalı tiyatro yazarlarından Pirandelli, Metherlinck ve Bernard Shaw&#8217;ın tarzlarını çok seviyordu ve biliyordu ki, eski trajediler, o dönemlerde yaşayan halkın inanç ve ibadetlerinde kök salmıştır. Onun bu inancını yansıtan en önemli tiyatro eseri Mağara Arkadaşları (Ehlü&#8217;l-Kehf), 1933 yılında basıldı ve hızla başka dillere tercüme edildi.</p>
<p>Bu eser, 1935 yılında, Mısır Millî Sanatkârlar Derneği&#8217;nin açılışı münasebetiyle sahnelendi. Ehlü&#8217;l-Kehf, tek Tanrı&#8217;ya inanan yedi kişinin macerasını anlatan bir dinî hikâyeden esinlenerek yazılmıştır. Bu kişiler, putperest halkın zulmünden kaçarak bir mağaraya sığınmış ve orada uyuyakalmışlardı. Üç yüz yıl sonra kendilerine geldiklerinde, onlara zulmedenler yok olmuş ve her şey değişmiştir. Onlar, mucizelerini diğerlerine açıkladıktan sonra hayata gözlerini yumdular.</p>
<p>Tevfik el-Hakim, bir yandan da Avrupai tarzda hikâye yazarak, Mısır halkını, özgürlüklerini elde etmeleri için teşvik etmeye çalışıyordu. Bu amaçla 1933&#8242;te yazdığı, Ruhun Dönüşü (Avdetü&#8217;r-Ruh) adlı eseri, Mısırlıların 1919&#8242;da gerçekleştirdikleri isyanı konu ediniyordu.</p>
<p>Gali Şükri&#8217;nin de dediği gibi Ruhun Dönüşü adlı hikâyeyi, Çağdaş Mısır Edebiyatı döneminde, nasyonalist bir havayla sömürgeciliğe karşı yazılmış eserlerin başında saymak mümkündür.</p>
<p>Tevfik el-Hakim&#8217;in 1934 yılında kaleme aldığı Şehrazad adlı tiyatro eseri, konusunu Bin Bir Gece Masalları&#8217;ndan almıştır. Fransız akademisyenlerinden George Lukent, bu eseri şöyle tarif eder:<br />
&#8220;Bu esrarengiz başlık altında, o bildiğimiz şatafatlı ve süslü Bin Bir Gece Masalları&#8217;ndan eser yok aslında.</p>
<p>Bu tiyatro eserinde Şehrazad, inci, gerdanlık ve süslü peçeler olmaksızın çekicidir. Özelliklerinin, adının veya şeklinin ne önemi var! O, kadın, talih, ilim ve yücelik suretinde tecelli etmelidir. O, bütün bakışların ona yöneldiği ve insani ihtirasların onda yok olduğu yüce ve aydınlık bir zirveden başka bir şey olamaz. Şehrazad bir kumul misali her zaman susuzluktan alev alev yanar ve hiçbir zaman suya doymaz.&#8221; Bu eser 1936 yılında Fransızca&#8217;ya çevrildi ve 1955 yılında, bir komedi olarak Fransız tiyatrolarında sahnelendi.</p>
<p>Tevfik el-Hakim, 1937 yılında &#8220;Köydeki Bir Savcı Yardımcısının Günlüğü&#8221; adıyla kaleme aldığı romanında, mizahi bir dille Mısır halkının günlük yaşamından örnekler sunar.</p>
<p>Onun meşhur tiyatro eserlerinden bir diğeri de Süleyman Hekim&#8217;dir. Bu eserde, Süleyman peygamber zamanında yaşanan olaylardan, özellikle de onun güzel ve güçlü Seba Melikesi Belkıs&#8217;a karşı duyduğu ilgi ve aşktan etkileyici bir dille söz edilmektedir. Yul Braynır ve Gina Lollobrigida&#8217;nın oyunculuğuyla sahnelenen King Vidor&#8217;un, Süleyman ve Seba Melikesi adlı meşhur filmi, Tevfik el-Hakim&#8217;in bu eserinden derlenmiştir.</p>
<p>Ölüm Şarkısı (Song of Death) adlı tiyatro eseri ise, doğu toplumlarında çokça hissedilen, insanların hastalıklı davranışlarını ve kirli ilişkilerini konu alan acı bir trajedidir. Bu eserin konusu kısaca şöyledir:<br />
Mısır&#8217;daki köylerden birinde, bir kulübede yaşayan Asakir adlı yaşlı kadının kocası Süleyman Tahavi öldürülmüştür. Yaşlı kadın, kocasının kız kardeşi olan Mebruke ve oğlu Semida ile birlikte Kahire&#8217;den gelecek olan treni beklerken dakikaları saymaktadırlar. Çünkü Asakir&#8217;in oğlu bu trenle on yedi yıllık bir ayrılıktan sonra ilk kez vilayetine geri dönecektir.</p>
<p>Annesi, oğlunun bunca yıllık ayrılığa bir son vermesini ve babasının kanını yerde bırakmamasını ümit etmektedir. İvan, babasının öldürüldüğü yıllarda yalnızca iki yaşındaydı. Annesi oğlunun canını kurtarmak için onu bir sepetin içine saklayarak geceleyin Kahire&#8217;deki akrabalarından birine göndermiş ve onlardan oğlunu bir kasabın yanına çırak olarak vermelerini istemişti.</p>
<p>Böylece oğlu bu mesleğe alışacak ve en iyi şekilde babasının intikamını alabilecekti. Ama oğlu beklenilenin aksine El- Ezher Üniversitesi&#8217;ne gitmiş ve orada ilim öğrenmiştir. O, intikam alma düşüncesinde olmadığı gibi, içinde doğum yerini kalkındırma hedefini taşımaktaydı. İşsizliğin gücünü, cadde, köprü, baraj, okul ve hastane inşasına yönlendirerek hemşehrilerinin vakitlerini ahmakça düşmanlıklarla, işsizlikten ve hedefsizlikten doğan serseriliklerle geçirmelerinde mani olacaktı.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Tevfik el-Hakim, yazarlığı boyunca halk türkülerine ve yerel efsanelere özel bir ilgi göstermiştir. Hey Sen Ağaca Çıkan! (ki bu isim bir çocuk şarkısından alınmıştır.) adlı tiyatrosunda her şey sembolik bir dille açıklanmaktadır.</p>
<p>Bu eserde Bahadır Hanım adlı kadın, bütün ömrünü kırk yıl önce doğması gereken ama doğmayan kızına yeşil bir gömlek alabilmek için feda etmiştir. Bahadır Bey ise bütün vaktini bir ağaca bakmak için harcamaktadır. Bu ağacın dibinde yaşayan yaşlı bir kertenkele vardır. O başlangıçta bu kertenkeleyi öldürmeyi düşünür; fakat zamanla ona alışır ve onu sever. &#8220;Tevfik el-Hakim&#8217;in, bu eserde kullandığı semboller defalarca tahlil edilmiştir.</p>
<p>Buna göre eserdeki doğmamış çocuk, 1919 yılında, kitlelerin ümitlerini uyandıran Mısır İnkılâbını simgelemektedir. Kadın, 1952&#8242;deki Abdu&#8217;n-Nâsır dönemine, ağaca bakan adam ise Mısır halkının, milli doğuşun gerçekleşmesi için, içinde taşıdığı ümit ışığına işaret etmektedir.&#8221;</p>
<p>Tevfik el-Hakim, 1936 yılında Taha Hüseyin ile tanıştı ve bu ikili birlikte, Bir Cadının Sarayı&#8217;nı kaleme aldılar. Bu eserde çeşitli edebî ve sanatsal meseleler tartışılmaktadır. El-Hakim, 1943 yılında devlet işinden ayrılarak vaktini yazmakla geçirmeye başladı.</p>
<p>1951 yılında Dr. Taha Hüseyin&#8217;in Mısır&#8217;ın Kültür Bakanlığı&#8217;na atanmasından sonra Tevfik el-Hakim de Millî Kütüphane Müdürlüğü&#8217;ne seçildi. O yıllarda şöhreti ülkesinin sınırlarını aşmış ve eserleri birçok dile tercüme edilmiştir. O, Arap tiyatro yazarlarının en başarılı ve en çalışkanlarından biri olarak kabul görmüştür.</p>
<p>Tiyatro eserlerine ilave olarak birçok makale, eleştiri ve hikâye de kaleme almıştır. Yazarın yukarıda zikredilmeyen eserlerinden, sanat ve yaşam arasındaki mücadeleyi konu alan Pygmalion, firavunlar dönemindeki eski Mısır efsanelerinden esinlenerek yazdığı Fzeys, Muhammed&#8217;in (S.A.V.) Serüveni, Aylak Sultan, Kurtuluş Yolu, Yaşamın Zindanı ve bir tiyatro eseri olan Edip Şehriyar&#8217;ı (eski Yunanlı tiyatro yazarlarından Sofokles&#8217;in meşhur eseri), burada zikretmek mümkündür.</p>
<p>Tevfik, 1956 yılında Sanat ve Edebiyat Yüksek Şurası üyeliğine seçildi, ardından da 1960&#8242;ta UNESCO&#8217;nun Mısır temsilcisi oldu ve Paris&#8217;e gitti. Hayata gözlerini yumduğu tarih olan 1987 yılına kadar Sanat ve Edebiyat Yüksek Şurası&#8217;ndaki görevine devam etti.</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/tevfik-el-hakim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bülbül ile Hükümdar masalı</title>
		<link>http://www.buzlu.org/bulbul-ile-hukumdar-masali/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/bulbul-ile-hukumdar-masali/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Feb 2009 08:25:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>buzlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk dili ve Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[bülbül]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hükümdar]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[Neden]]></category>
		<category><![CDATA[Oyuncak]]></category>
		<category><![CDATA[saray]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=2867</guid>
		<description><![CDATA[Bir zamanlar dünyanın en güzel sarayına sahip bir hükümdar varmış. Fakat, sahip olduğu güzelliğin farkına varmayan talihsiz biriymiş bu hükümdar. Sarayının aynı güzellikte bir de bahçesi varmış ki, ucu bucağı görünmezmiş. En güzel çiçekler ekiliymiş orda. Halkın arasında konuşulanlara bakılırsa bahçeden daha güzel olan şey, o bahçenin içinde yaşayan bir bülbülmüş. Öyle güzel bir ötüşü [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-2868 aligncenter" title="bulbul" src="http://www.buzlu.org/images/2009/02/bulbul.gif" alt="bulbul" width="275" height="225" /></p>
<p>Bir zamanlar dünyanın en güzel sarayına sahip bir hükümdar varmış. Fakat, sahip olduğu güzelliğin farkına varmayan talihsiz biriymiş bu hükümdar. Sarayının aynı güzellikte bir de bahçesi varmış ki, ucu bucağı görünmezmiş.</p>
<p>En güzel çiçekler ekiliymiş orda. Halkın arasında konuşulanlara bakılırsa bahçeden daha güzel olan şey, o bahçenin içinde yaşayan bir bülbülmüş. Öyle güzel bir ötüşü varmış ki bülbülün, şöhretini duyanlar uzak ülkelerden bile onu görmek için oraya gelmek istermiş.<br />
<span id="more-2867"></span><br />
Bu bülbülün ünü hükümdarın kulağına kadar gelmiş. İşin garip yanı ise, hükümdarın bu bülbülden haberinin olmamasıymış. Bu yüzden, çok sinirlenmiş hükümdar. Vezirini çağırıp; &#8220;Bu ne demek oluyor şimdi?&#8221; demiş, &#8220;Benim sarayımın bahçesindeki bülbülden benim niye haberim yok?&#8221;<br />
Vezir cevap veremmiş. Çünkü bülbülden onun da haberi yokmuş. Hemen bahçıvanı çağırtıp; &#8220;Söyle bakalım&#8221; demiş, &#8220;saraydan bütün dünyanın duyduğu bir bülbül varmış. Neden benim haberim yok? Bahçıvan; &#8220;Bağışlayın efendim!&#8221; Vezir: &#8220;Çabuk onu bulun bana!&#8221; diye bağırmış.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Bahçıvan, her yeri aramış taramış, herkese sormuş ama bülbül bulamamış.<br />
Vezir çare olarak, hükümdara &#8220;Bu birilerinin uydurduğu bir şey olsa gerek&#8221; demiş.</p>
<p>Hükümdar daha da hiddetlenmiş ve &#8220;Hayır, bu olamaz! Bunu bana güvendiğim birisi söyledi. Hemen bülbülü bulun, yoksa hepinizi cezalandırırım&#8221; demiş. Sarayın mutfağında çalışan bir kız bahçıvana gelip; &#8220;Aradığınızı burada bulamazsın!&#8221; demiş &#8220;ama isterseniz ben sizi onun yanına götürürüm.&#8221;</p>
<p>Buna çok sevinen saray görevlileri hemen bülbülün yaşadığı ormanını yolunu tutmuşlar.<br />
Bülbülün yaşadığı yere gelince; &#8220;Küçük bülbül!&#8221; diye bağırmış kız. Bülbül bir ağacın dalında görününce, &#8220;Hükümdar, seni görmek ve sesini duymak istiyor. Bizimle gelmezsen hepimizi cezalandıracak&#8221; demiş.</p>
<p>Bülbül bunu kabul edince, yolda onun sesinden şarkılar dinleyerek birlikte saraya dönmüşler.<br />
Hükümdarın huzuruna çıkarılan bülbül, güzel sesiyle şakıya başlamış. Öyle yanık ötmüş ki, hükümdar hem duygulanıp gözlerinden yaşlar akıtmış, hem de çok mutlu olmuş. Bülbüle &#8220;dile benden ne dilersen!&#8221; demiş. Bülbül &#8220;en güzel hediye, sizi mutlu görmek&#8221; diye cevaplamış onu.</p>
<p>Bütün herkesin sevgisini kazanan bülbül, saraydakilerin baş tacı olmuş. Bundan sonra sarayın bahçesinde yaşamaya, zaman zaman da güzel sesiyle hükümdara şarkılar söylemeye başlamış. Bütün ülke halkı, bülbülün şarkılarını dinlemek için sarayın çevresine toplanırlarmış orada bir.</p>
<p>Günlerden bir gün hükümdara bir hediye sandığı gelmiş. Açtıklarında içinden mücevherler ile değerli taşlarla süslenmiş oyuncak bir bülbül çıkmış ortaya. Bir kurma kolu varmış bu camdan yapılmış oyuncak bülbülün üstünde. Bunu ayarladığınızda gerçek bir bülbül gibi ötmeye başlıyormuş. Bir zaman sonra, gerçek bülbül hükümdarın bu oyuncak bülbül geleli kendisiyle ilgilenmediğini görünce üzülmüş ve bir fırsatını bulup saraydan kaçmış.</p>
<p>Her gün güzel sesiyle ötmeye devam eden oyuncak bülbül ise, günün birinde bozul vermiş. Hükümdar bülbülün sesini öylesine alışmış ki, o zaman gerçek bülbülün eksikliğini farketmiş ve ona haksızlık ettiğini anlamış. Üzüntüsünden hasta olup yataklara düşmüş.</p>
<p>Hükümdar günden güne daha da kötüleşmiş ve halk onun durumuna çok üzülmüş. Onu yatağında çaresiz şekilde görünce, artık iyileşmeyeceğini düşünüp yeni bir hükümdar seçmek istemişler hemen.</p>
<p>Hükümdarın hastalığı ve yeni hükümdar seçileceği haberleri saraydan kaçan bülbüle kadar ulaşmış. Hükümdarın sevgisini ve pişmanlığını öğrenen bülbül, ona yardımcı olmaya karar vermiş. Hemen gelip hükümdarın yattığı odanın penceresine konmuş ve güzel sesiyle tekrar tekrar şarkılar söylemeye başlamış.<br />
Hasta yatağında bülbülün sesini duyan hükümdar, kendine gelmeye başlamış.</p>
<p>Nihayet sabaha yakın, hükümdar iyileşip ayağa kalkmış. Kendisini iyileştirenin bülbülün sesini duymak olduğunu biliyormuş. Hükümdar bundan sonra onu hep seveceğine; bülbül de ona, arada bir gelip şarkı söyleyeceğine söz vermiş.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Sabah saraydaki herkes hükümdarı ayakta görünce hem çok şaşırmış, hem de sevinmiş.<br />
Hükümdar sonraki hayatını sarayın bahçesindeki güzellikleri doya doya yaşayarak ve bülbülün tatlı nağmelerini dinleyerek geçirmiş.</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/bulbul-ile-hukumdar-masali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uludağ üniversitesi</title>
		<link>http://www.buzlu.org/uludag-universitesi/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/uludag-universitesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Dec 2008 11:05:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>metin0307</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim-Öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[Örgü]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[ilk]]></category>
		<category><![CDATA[okullar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Uludağ üniversitesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=2568</guid>
		<description><![CDATA[Aklın ve bilimin öncülük ettiği, Atatürk&#8217;ün çizdiği çağdaş, laik ve demokratik yolda, özgür düşünceli ve kişisel sorumluluk duyguları gelişmiş ulusal değerlere saygılı olarak kültürel ve tarihi değerleri benimsemiş, çağdaş görünüşlü gençler yetiştirmeyi amaç edinen üniversitemize bağlı olarak, 10 Fakülte,  2 yüksekokul, 15 meslek yüksekokulu, 1 Konservatuar, 3 Enstitü, 18 Araştırma ve Uygulama Merkezi ve Rektörlüğe [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="alignnone size-medium wp-image-2570" title="uludag-universitesi1" src="http://www.buzlu.org/images/2008/12/uludag-universitesi1-300x214.jpg" alt="uludag-universitesi1" width="300" height="214" /></p>
<p>Aklın ve bilimin öncülük ettiği, Atatürk&#8217;ün çizdiği çağdaş, laik ve demokratik yolda, özgür düşünceli ve kişisel sorumluluk duyguları gelişmiş ulusal değerlere saygılı olarak kültürel ve tarihi değerleri benimsemiş, çağdaş görünüşlü gençler yetiştirmeyi amaç edinen üniversitemize bağlı olarak, 10 Fakülte,  2 yüksekokul, 15 meslek yüksekokulu, 1 Konservatuar, 3 Enstitü, 18 Araştırma ve Uygulama Merkezi ve Rektörlüğe bağlı olarak kurulan 5 bölüm bulunmaktadır.</p>
<p>1970 yılında İstanbul Üniversitesi&#8217;ne bağlı olarak kurulan Bursa Tıp Fakültesi ile 1974 yılında kurulan Bursa İktisadi ve Sosyal Bilimler Fakültesi  Üniversitenin temelini oluşturmaktadır.</p>
<p>1975 yılında yasal kuruluşunu gerçekleştirerek Bursa Üniversitesi adı altında eğitim-öğretim hizmetine başlayan Üniversitemizin adı, 20 Temmuz 1982 tarihinde Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı hakkında 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile &#8220;<a href="http://www.uludag.edu.tr" target="_blank">Uludağ Üniversitesi</a>&#8221; olarak değiştirilmiştir.</p>
<p><span id="more-2568"></span></p>
<p><!--adsense#336x280kareicerik--><br />
1976 yılında Mühendislik-Mimarlık Fakültesi,<br />
1978 yılında Veteriner Fakültesi,<br />
1981 yılında Ziraat Fakültesi,<br />
1982 yılında Eğitim Fakültesi (Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Bursa Yükseköğretmen Okulu ile Yabancı Diller Yüksekokulu birleştirilerek),<br />
1982 yılında İlahiyat Fakültesi,<br />
1983 yılında Fen-Edebiyat Fakültesi&#8217;nin kurulması ile birlikte üniversitemizdeki faal olan Fakülte sayısı 8&#8242;e ulaşmıştır.<br />
1995 yılında kurulan Hukuk ve  Güzel Sanatlar Fakülteleri, 2007 yılında ilk kez öğrenci alarak eğitim öğretime başlamıştır.<br />
1995&#8242;te kurulan Diş Hekimliği Fakültesi ise henüz faaliyete başlamamıştır.</p>
<p><strong>Sanayi ve hizmet sektörüne nitelikli ara insan gücü yetiştirmek amacıyla çeşitli yıllarda kurulan yüksekokullarımız ve kuruluş yılları:</strong></p>
<p>1985-Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu,<br />
1986-Bursa Meslek Yüksekokulu,<br />
1996-Bursa Meslek Yüksekokulu; Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Sosyal Bilimler Meslek  Yüksekokulu olarak ikiye ayrılmıştır.<br />
1992-İlahiyat Meslek Yüksekokulu ( İlahiyat Fakültesine bağlı olarak kurulmuştur.)<br />
1994-Mustafakemalpaşa Meslek Yüksekokulu,<br />
1995-Karacabey Meslek Yüksekokulu,<br />
1995-İnegöl Meslek Yüksekokulu,<br />
1995-İznik Meslek Yüksekokulu,<br />
1996-Sağlık Yüksekokulu (4 yıllık),<br />
1997-Yenişehir İbrahim Orhan Meslek Yüksekokulu,<br />
1999-Orhangazi Meslek Yüksekokulu,<br />
1999-Mennan Pasinli Meslek Yüksekokulu,<br />
1998-U.Ü. Devlet Konservatuarı kurulmuştur. (Yarı zamanlı statüde)<br />
1999-U.Ü. Devlet Konservatuarı Müzik ve Bale İlköğretim Okulu kurulmuştur. (Tam Zamanlı Statü)<br />
2005-Gemlik Asım Kocabıyık Meslek Yüksekokulu,<br />
2005-Orhaneli Meslek Yüksekokulu,<br />
2005-Keles Meslek Yüksekokulu,<br />
2008-Harmancık Meslek Yüksekokulu.</p>
<p><strong>Üniversitemizin Yöresel Dağılımı</strong></p>
<p>Tıp, İktisadi ve İdari Bilimler, Mühendislik-Mimarlık, Veteriner, Ziraat, Eğitim Fakültesinin büyük bölümü ile Fen-Edebiyat Fakültesi, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Sağlık Yüksekokulu ve Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu, Enstitüler, Bölüm Başkanlıkları ve Rektörlük merkez örgütü, şehir merkezine 18 Km. uzaklıktaki 16.000 dönüm arazi üzerine kurulu ana yerleşim birimi olan Görükle Kampüsünde faaliyetlerini sürdürmektedir.</p>
<p>Eğitim Fakültesinin Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü ve Devlet Konservatuarı 152 Evler Kampüsünde, İlahiyat Fakültesi Fethiye Kampüsünde, Yabancı Diller Yüksekokulu ve Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Ali Osman Sönmez Kampüsünde hizmet vermektedir.</p>
<p>Hukuk Fakültesi Gemlik&#8217;te, Güzel Sanatlar Fakültesi ise Mudanya&#8217;da hizmet vermektedir.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Mustafakemalpaşa, Karacabey, İnegöl, İznik, Yenişehir, Orhangazi, Gemlik, Orhaneli, Keles ilçelerinde bulunan yüksekokullarımız hizmetlerini isimlerini aldıkları ilçelerde sürdürmektedirler.</p>
<p>Üniversitemizde 2008-2009 akademik yılı itibariyle ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisi olmak üzere toplam 42 443 öğrenci öğrenim görmekte, 574 öğretim üyesi, 2249 diğer akademik personel, 1701 idari personel, 1907  işçi hizmet vermektedir.</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/uludag-universitesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gönül Hanım kitap özeti</title>
		<link>http://www.buzlu.org/gonul-hanim-kitap-ozeti/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/gonul-hanim-kitap-ozeti/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 Nov 2008 14:55:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>metin0307</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[abd]]></category>
		<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Gönül Hanım]]></category>
		<category><![CDATA[ilk]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kuş]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyetler]]></category>
		<category><![CDATA[Neden]]></category>
		<category><![CDATA[niçin]]></category>
		<category><![CDATA[resim]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=2454</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Hikmet Müftüoğlu’na Milli edebiyat içindeki asıl yerini kazandıran eseridir “Gönül hanım”. Türkçü düşünceye sahip yazarın fikirlerini roman sahasında gerçekleştirdiği bir eseridir. “Turancılık” ülküsünü savunan tezli bir romanıdır. Ahmet Hikmet Bey bu eserinde Türk gençlerine dedelerinin geldiği Anayurdu tanıtıyor ve Türklerin orada ne büyük bir devlet ve medeniyet kurduklarını haber veriyor. Büyük Türkçü edib kendisini [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2008/11/gonul-hanim.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-2455" title="gonul-hanim" src="http://www.buzlu.org/images/2008/11/gonul-hanim-185x300.jpg" alt="" width="185" height="300" /></a></p>
<p>Ahmet Hikmet Müftüoğlu’na Milli edebiyat içindeki asıl yerini kazandıran eseridir “Gönül hanım”. Türkçü düşünceye sahip yazarın fikirlerini roman sahasında gerçekleştirdiği bir eseridir. “Turancılık” ülküsünü savunan tezli bir romanıdır.<br />
Ahmet Hikmet Bey bu eserinde Türk gençlerine dedelerinin geldiği Anayurdu tanıtıyor ve Türklerin orada ne büyük bir devlet ve medeniyet kurduklarını haber veriyor. Büyük Türkçü edib kendisini kaybeden Türk’e. “kendini bul!” diyor.</p>
<p>“Gönül Hanım” romanında I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas cephesinde Ruslara esir düşen bir askerin Türkistan’daki esir kampında “Gönül” adlı bir Tatar kızının rehberliğinde eski Türk ülkelerini dolaşmasını ve ülkü birliği yaptığı bu kızla arasındaki sevdayı anlatıyor.<span id="more-2454"></span><br />
Yazar, burada Türk coğrafyasının farklı taraflarında yaşayan kahramanlarını bir araya getirerek onları Orhun Abideleri’ni bulmak, Türk dünyasına tanıtmak için uzun bir seyahate çıkarır. Kendisini romanın kahramanlarından “Mehmet Tolun’la “özdeşleştirmiştir.<br />
Türkiye’nin yükselerek Batı medeniyetleri seviyesine yükselmesi için neler yapılması gerektiğini de onun aracılığıyla anlatır.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
(Gönül hanım, Tasvir-i Efkar’da tefrika, 1920, yeni yayını 1971)<br />
1917 Eylülü Romanın asıl kahramanı Üsteğmen Mehmet Tolun, harbin başında Ruslara esir düşmüştür. Mehmet Tolun, ilk önce Kafkasya’da Hazar Denizinde ıssız bir adada Ural’ın doğusunda İrbit Şehrinde bir süre kalmış, sonra Sibirya’da Krasnoyorsk’ın altı kilometre kuzeyinde Grodok denilen harp karargâhına getirilmiştir. Rusça ve Almanca bilen Tolun, esareti sırasında bu dilleri ilerletme fırsatı bulur.</p>
<p>Öyle ki Tolun, artık Rusça ve Almanca yazılı ilmî eserleri anlayabilecek hale gelmiştir. Bir gün Rodloff, Thomson, Le Cog gibi Müşteşriklerin Ural – Altay dilleri ve milletleri hakkındaki neşriyatlarından 5 – 10 cilt almış, yağmur nedeniyle bir lokantaya girip bunları karıştırmaya başlamıştır. Bu sırada bir Tatar genci ve onun kız kardeşiyle tanışmıştır. Tatar genci Ali Bahadır Bey, kız kardeşi ise Gönül Hanım’dır. Üç genç de Türk kültür ve medeniyet tarihine büyük bir ilgi duymaktadır. Türk dili, tarihi ve coğrafyası hakkında hareketle konuşmaya başlarlar. Üzerinde durdukları asıl konu Türk dili ve tarihiyle ilgili bütün keşif ve seyahatlerin neden Batılı araştırmacılar tarafından yapıldığıdır. Türlerden hiç kimse ana yurda ilmî bir heyet içinde gidememiştir.<br />
Hepsi Orhun abidelerine gidip Bilge ve Költigin Abidelerini görmek isterler. Böylece bu seyahati aralarında kararlaştırırlar.</p>
<p>Tolun, bu ilk Türk tarihî ve ilmî seyahatine “Gönül Hanım Sefer Heyeti” adının verilmesini teklif eder; çünkü ilk fikir ve teşvik Gönül Hanım’dan gelmiştir. Çok geçmeden onlara Macar teğmenlerden “Kont Bela Zichy” de katılır. 20 Şubat’ta 4 kişi Moskova’dan trenle yola çıkarlar.<br />
On gün süren tren yolculuğunda şu güzergâhı izlerler: Moskova – İrkutsk – Baykal Gölü’nün batı kıyısı – Udinsk… Udinsk’ten Selenga Nehri vadisinden güneye doğru inerler. Arbunovk ve Selenginsk şehirlerini geçtikten sonra Kâhta’ya varırlar. Bu, Çin Moğolistan’ı ile Sibirya sınırı üstünde, Rusya’daki son merhaledir.</p>
<p>Bundan sonra Ken dağlarının Kene silsilesini ve Karan Kovi boğazını aşarlar ve Urga’ya gelirler. Urga rastladıkları ilk Moğol kasabasıdır. Burada bir ay kalırlar, şehri gezerler ve daha sonraki yol için hazırlıklarını tamamlarlar. Bundan sonra at sırtında yolculuk ederler. Bu yolculukları önceki yolculuklarına benzemez. Bu yolculukları daha yorucu ve eziyetlidir. Tula ırmağını takip ederek Navon Çeren’e gelirler. Bundan sonra Bitik Ula Dağın’dan geçerler. Burada bazı granit taşlara rastlarlar. Ali Bahadır, bu taşlar için Rusça eserlere başvurarak şimdiye kadar bunların hiçbir şarkiyatçı tarafından okunmadığını söylerler.</p>
<p>Bereket kuyusunu geçerek Batu Han tepelerine varırlar. Burada bir bir “bitig ula” yani yazılı dağ vardır. 2’si Tibetçe, 1’i Eski Türkçe olmak üzere 3 kitabeden ibarettir. Fakat bunlar zamanla çok aşıldığından almak mümkün olmamıştır.</p>
<p>4 Temmuz’da Budist Moğolların en meşhur mabedi olan Erden Su’ya gelirler. Burada mabedi ve kütüphaneyi gezerler. 6 Temmuz’da Uygurların başkenti olan Karabalgasın’a gelirler. Burası artık terk edilmiş bir şehirdir. Karabalgasın harabelerini gezerler. Tolun burada Orhun Abideleri’nin keşifleri hakkında bilgi verir. Burada on beş kadar kitabe vardır. Bunlara “Üç Dil Kitabeleri” denmektedir.</p>
<p>Bunları istinsah ederler.<br />
10 Temmuz’da Koşo Çaydan’a doğru hareket ederler. Orhun ırmağının sağ tarafındaki yokuşa tırmanırlar. Tepeden kuşbakışı Orhun’u ve yaylaları görürler.<br />
“Sarı ve kırmızı renkte kuru ot, kum ve taşların ortasında Orhun nehri kıvrılmış uyuyan bir ejder gibi hareketsiz durmaktadır.”</p>
<p>Akşama doğru Köl Tigin Abidesine varırlar. Hepsi son derece heyecanlıdır. Tolun, abidelerin 732 de dikilmesi ve 1917 yılındaki durumu hakkında bilgi verir. Abidelerin bulunduğu külliyeyi gezerler. Birkaç gün abidelerin kopyasını almakla, onları okumakla uğraşırlar. Rodloff ve Thomsen’in çıkardıklarındaki eksiklerinin halli ve tamamlanması ile meşgul olurlar.</p>
<p>Bu eserde Türkçülük ideolojisi ana tema olurken geri plânda bir aşk konusu da işlenmiştir. Bu aşk da Mehmet Tolun’la Gönül Hanım arasındadır. Ancak Mehmet Tolun utangaç ve çekingen olduğu için Gönül Hanım’a açılamamaktadır. Eserin sonlarına doğru yeni Orhun Abidelerinde Gönül ile Tolun7un nişanlanma töreni yapılır.<br />
Bu sırada heykellerden birinin kopmuş başının bir Moğol’da olduğunu öğrenirler ve bunu satın alırlar. Kont bunu Tolun’la Gönül’e hediye olarak alır.<br />
Birkaç aylık bir ayrılıktan sonra Tolun’la Gönül evlenirler ve Bebek’teki evlerine yerleşirler.</p>
<p>Tolun, Koşoçaydam heykeliyle kitâbelerin kopyalarını Müze-i Hümâyun7a bağışlar ve seyahatnamesini yayınlamak için hazırlıklara başlar. Gönül de kız öğretmen okulu açmaya teşebbüs eder.</p>
<p><strong>Gönül Hanım ve Türkçülük İdeolojisi</strong></p>
<p>Ahmet Hikmet, “Gönül Hanım” romanında cemiyette aktif ve eğitici bir rol oynayan idealist kadın tipini ele almıştır.<br />
Gönül Hanım, Paris Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun, kültürlü ve Milliyetçi bir kızdır.</p>
<p>Eserde milli duygu ve düşünceyi kuvvetlendiren teklifler, Gönül tarafından ortaya atılır. Gönül davranışlarıyla ve konuşmalarıyla çevresindekilerin milli duygularını da kamçılar ve onları bu konuda düşündürmeye, hassas ve uyanık davranmaya zorlamıştır.<br />
Gönül Hanım’daki “Gönül” tipini Kızılelma’daki “Ayhan’ım”, Yeni Turan’daki “kaya” gibi II. Meşrutiyet devri edebiyatının idealist, inkılâpçı ve vatansever kadın tiplerinden biridir.<br />
1917 Eylülü romanın asıl kahramanı olan üsteğmen Mehmet Tolun harp yeni başlarken Ruslara esir düşmüştür. Tolun, Rusça ve Almanca bilmektedir. Esareti sırasında bu iki dili ilerletme fırsatı bulur.</p>
<p>Öyle ki artık Mehmet Tolun Rusça ve Almanca yazılı ilmî eserleri anlayabilecek duruma gelir. Bir gün Rodloff, Thomsen, Le cog” gibi Müşteşriklerin kitaplarını alıp esir kampına giderken yağmura yakalanır ve bir lokantaya girip yağmurun dinmesini bekler. Kitapları karıştırırken yandaki masada oturan bir taze kız ile Rusça, Fransızca kelimelerle karışık Tatarca konuşan Tatar genci dikkatini çeker. Tatlı bir iki bakışmadan sonra iki masa arasında konuşma başlar.<br />
Tatar genci kendisini tanıtırken:<br />
-Ali Bahadır Kaplanof. Kız kardeşim Gönül Hanım Kaplanof!<br />
Üsteğmen Mehmet Tolun, sakin fakat, metin bir asker tavrı ile cevap verdi:<br />
-Niçin Kaplanof/ kaplanoğlu demek yakışmaz mı?<br />
Gönül Hanım’ın bu soru üzerine verdiği cevap dikkat çekicidir.<br />
-Subay Bey’in hakkı var. Taklide, benzeşmeye sebep ne? Bizim de büyük bir milletimiz, tarihimiz varlığımız yok mu?</p>
<p>Dil, bir milleti var eden en önemli unsurlardan biridir. Eğer bir millet başlangıçta dilde asimile olmaya başlamışsa o millet yok olmaya hazırdır.<br />
Neden “Kaplanof” belki de Rusların tatarlar üzerindeki etkisi o kadar ileri bir safhaya geçmiş ki onların adlarına kadar tesir etmiştir. Taklide, başkalaşmaya ne gerek var? Zaten bizim dilimiz dünyanın en zengin dillerinden biri. Gönül Hanım da burada buna karşı “Kaplanzâde” ya da “Kaplanoğlu” varken neden o soyadı taşısın.<br />
Günümüzde de öyle değil mi sokağa çıkıp levhalara baktığımız zaman İngilizce kelimeler o kadar fazla ki bu İngilizce kelimeler arasında Türkçe kelime bulmak adeta denizde inci aramak gibidir.</p>
<p>Türkçe kelimeler dururken bu yabancı kelimelere neden bu kadar yer verilir anlamıyorum. En azından bir İstanbul’u ele aldığımızda sokaklarında bulunan levhalara baktığımız zaman çoğu İngilizce’dir.<br />
Burada karşı olduğum durum Türkçe kelime dururken İngilizce kelimeyi kullanmaktır. Yoksa dilimize gelip yerleşen bir “televizyon, telefon, bilgisayar … gibi” kelimeleri kaldırıp atmak değildir.</p>
<p>Ahmet Hikmet de yarattığı “Gönül Hanım” tipiyle milliyetçiliği sosyal bir ideoloji haline getirdiği bu eserde Gönül Hanım7ı milli duygu ve düşünceyi kuvvetlendiren teklifleri onun vasıtasıyla ortaya atmıştır.</p>
<p>Gönül Hanım burada neden “Kaplanof” neden “Kaplanoğlu” derken bu milli duyguyu ve düşünceyi ortaya atmıştır.<br />
Burada ikinci bir önemli husus da konuşma esnasında ortaya çıkmış olan Türk dili, tarihi ve coğrafyası hakkında bütün keşif ve seyahatler yabancılar tarafından yapılmıştır.<br />
Bir Radlof, bir Thomsen Türk dilini, coğrafyasını, tarihini bir Türk kadar araştırabilir mi? Bu soruya olumlu bir cevap vermek biraz zordur.<br />
Bu konuşmalar sonunda Türk kültür ve medeniyet tarihine ilgi duyan bu 3 Türk genci bir araya getirir.</p>
<p>Gönül hanım ortaya ilmi bir seyahat fikrini atar. Burada da yine A. Hikmet’in milli duygu ve düşünceleri idealize ettiği “Gönül Hanım”ın teklifiyle sunduğunu görmekteyiz.<br />
Bunun üzerine ilmi bir seyahate çıkılmasına karar verilir. Tolun, bu ilk Türk tarihî ve ilmî seyahatine “Gönül Hanım ve Sefer Heyeti” adının verilmesini teklif eder; çünkü bu fikir “Gönül Hanım” tarafından ortaya atılmıştır. Daha sonra bu üç gence Macar teğmenlerden “Kont Bela Zichy de” katılır.</p>
<p>20 Şubat’ta 4 kişi Moskova’dan trenle yola çıkarlar. On gün süren yolculukta sırasıyla Moskova – İrkutsk – Baykal Gölü’nün batı kıyı – Undinsk …<br />
Undinsk’ten Selenga Nehri vadisinden güneye doğru inerler. Arburavk, Selenginsk şehirlerini geçtikten sonra Kahta’ya varırlar. Bu Çin Moğolistan’ı ile Sibirya sınırı üstünde Rusya’daki son merhaledir. Bundan sonra Urga’ya varırlar.<br />
Bitik Ula Dağında bazı granit taşlara rastlarlar. Ali Bahadır’ın bu taşlar için Rusça eserlere başvurarak bunların hiçbir şarkiyatçı tarafından okunmadığını söyler. Ali Bahadır bu sözleri de bize gösteriyor ki Türk dilini, tarihini ve coğrafyasını bir Türk’ten başka kimse tam olarak iyi inceleyemez.</p>
<p>Batu Han tepelerine varırlar. Burada da bir “bitig ula” yani bir yazılı dağa rastlarlar. Bunlar 2’si Tibetçe 1’i eski Türkçe olmak üzere 3 kitabeden ibarettir. Fakat bunlar zamanla çok aşıldığından almak mümkün olmamıştır.<br />
“Karabalgasun” Uygurların başkentine gelirler. Bu şehir artık terk edilmiş, harabe bir durumdadır. Burada on beş kadar kitabe vardır. Bunlara “Üç Dil Kitabeleri” denmektedir. Bunları istinsah ederler.</p>
<p>10 Temmuz’da Köl Tigin abidelerine varırlar. Tolun, abideler hakkında bilgi verir. Birkaç gün abidelerin kopyasını, eksikliklerinin halli ve tamamlanması ile uğraşırlar.<br />
Ahmet Hikmet, böyle bir seyahate eserde yer vererek Türk gençlerine dedelerinin geldiği Anayurdu tanıtmaya çalışıyor ve Türklerin orada ne büyük bir devlet ve medeniyet kurduklarına dair bilgi veriyor.<br />
Büyük Türkçü yazar Türk gençlerine seslenerek “Kendini bul!” diyor.</p>
<p>Türk gencine senin bir başkasını taklid etmeye ihtiyacın yok, sen büyük bir medeniyet ve devlet kuran bir milletin evladısın demek istemiştir. Türk gencine asimile olma, kendi öz değerlerinden vazgeçme ve milli servetine sahip çıkmak demek istemiştir. “Türkçülüğü” yazar ideoloji haline getirmiştir.<br />
Bu ilmi seyahatte yabancıların bizim dilimizi, tarihimizi araştırırken yapmış oldukları eksiklikleri bu roman kahramanları vasıtasıyla toplatmıştır. Böylece bir Rodlof’un bir Thomsen’in bir Türk kadar Türk dilini, tarihini, edebiyatını araştırmayacağını ortaya koymuştur.</p>
<p>Bu eserde Milliyetçilik sosyal bir ideoloji haline getirilmiştir ve işlenen aşk konusu ikinci plânda kalmıştır.<br />
Mehmet Tolun Gönül Hanım’a duyduğu kalbi hissi utangaçlığından ve çekingenlikten dolayı bir türlü Gönül Hanım’a açılamamaktadır. Macar teğmen “Kont’un” Gönül Hanım’a yaklaşmasından dolayı Kont’a karşı içten içe kıskançlık duymaktadır.<br />
Hem Mehmet Tolun hem Gönül Hanım için en başta gelen unsur Türkçülük mefkûresidir. Yapmış oldukları ilmi gezidir.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Burada Türkler için iyi bir şeyler ortaya koymaktır.<br />
Gönül Hanım da Mehmet Tolun’a kalbi bir his duymaktadır. Aralarındaki aşkın ortaya çıkması Orhun Abidelerindedir ve burada iki genç nişanlanmıştır.<br />
Ancak bu aşk eserde hep geri plânda kalmıştır. Eserde Milliyetçilik sosyal bir ideoloji haline getirilmiştir. Eser boyunca bütün milli duygu ve düşünceler Gönül Hanım’ın teşvikiyle ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Yazar burada kadın kahramanı idealize bir tip olarak ortaya çıkarmıştır.<br />
Mehmet Tolun, yazarın kendisini temsil etmektedir. Ahmet Hikmet, düşünce ve tekliflerini onun vasıtasıyla söyler.<br />
Ahmet Hikmet, Mehmet Tolun tipini yaratırken 1721 – 22 yıllarında Güney Sibirya’da ve Yenisey Irmağı civarında araştırmalar yapan ve buralara ilk olarak seyahat eden İsveç Subayı Johonn Philipp Tabbert (von strahlenberg)’ten ilham aldığını söylemek mümkündür. Şöyle ki Strahlenberg poltava savaşında Ruslara esir düşerek Sibirya’da ikamete memur edilmiştir.</p>
<p>Tolun da Sibirya’da ikamete memur edilen bir Türk subayıdır. Strahlenberg Alman birliğini Messerchimidt’le beraber Yenisey yazıtlarını keşfeder. 1722’de ülkesine dönerek 1730’da Yenisey kıyılarında bulunan iki taşın kopyalarıyla birlikte Stocholm’de eserini neşreder. Romanın sonunda Tolun da seyahat notlarını neşretme hazırlıkları içindedir.<br />
Romanda, şahıslar ve onların yaptıkları işler hayalidir. Eserdeki tipler idealisttir. Gönül Hanım ve Mehmet Tolun buna en güzel örneklerdir.<br />
Bunlar Türkler için bir vazife olan anayurda seyahati gerçekleştirmek, bunu ilmî bir vukufla yaptıkları için ilimle milli şuuru da birleştirmiş olmaktadırlar.</p>
<p>Romanda amacın sadece seyahat olmadığı iyice belirtilir. Tolun, Bahadır, Gönül ve Kont yola çıkmadan önce aylarca çalışırlar. Orhun harflerini öğrenirler. Bu konuyla ilgili kitapları okuyarak Orta Asya coğrafyasına ve tarihine iyice aşina olurlar. Neticede Rodloff ve Thomsen’in kitaplarındaki eksikliklerin tamamlanmasına çalışmışlardır.<br />
Eserin sonlarına doğru birkaç ay ayrı kalan Mehmet Tolun ve Gönül Hanım evlenir ve Bebek’teki evlerine yerleşirler. Mehmet Tolun, Koşoçaydam heykeliyle, kitabelerin kopyalarını müze-i Hümâyun’a bağışlar ve seyahatnâmesini yayınlamak için hazırlıklara başlar.</p>
<p>Gönül Hanım da kız öğretmen okulu açmaya teşebbüs eder. Ahmet Hikmet eserinde milliyetçiliği sosyal bir ideoloji haline getirip bunu idealize ettiği tiplerde Milli duygu ve düşünce teşvikleriyle ortaya koymuştur. Bizi dedelerimizin geldiği Anayurdu göstermiş ve milli cevherlerimize sahip çıkmamız gerektiğini belirtmiştir.<br />
Bu eser hem edebî bakımdan hem de Türk tarihi, coğrafyası hakkında bilgi vermesi bakımından önemli bir eserdir.<br />
“Yazar bu eseriyle Orhun Abideleri’ni edebiyatımızda ikinci defa ölümsüzleştirmiştir”.</p>
<p>Yazar:Ahmet Müftüoğlu</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>1.)Prof. Dr. Bilge Ercilasun, Yeni Türk Edebiyatı Üzerine incelemeler I, Akdağ Yayınları / 205, Kaynak Esaslar / 36, I. Baskı / 1997 Ankara.<br />
2.)Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Gönül Hanım, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1971, s. 1 – 14.<br />
3.)Dr. Fethî Tevetoğlu, Büyük Türkçü Müftüoğlu, Ahmet Hikmet, Ankara 1951, Milli Eğitim Basımevi, s. 10 – 14.<br />
4.)Fevziye Abdullah Tansel, A. Hikmet Müftüoğlu, Hayatı ve Sanatı, Türkiyat Mecmuası, c. IV, 1951, s. 1 – 2.<br />
5.)İbnül’ Emin Mahmut Kemal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul 1930, s. 1696.<br />
6.)Resimli Kitab, c. 1. No. 1 Eylül 1324, s. 31; Fethi Tevetoğlu, a.g.e., s. 87; ve Fevziye Abdullah Tansel, a.g.m. s. 3.<br />
7.)Süs Mec. Yıl Nu. 21. 3. Teşrin-i Sânî 1339.<br />
8.)Gülbaba Maddesi, Türk Ansiklopedisi, c. XVIII, s. 147 – 140.<br />
9.)Hüseyin Cahit Yalçın, Edebî Hatıralar, İstanbul 1935, Akçam Matbaası 187, s. 8.<br />
10.)Yusuf Şerif, Ahmet Hikmet, Türk Yurdu, 5.c., 30. sayı, 6. 1927, s. 537 – 538.<br />
11.)Fevziye Abdullah Tansel, A. Hikmet Müftüoğlu, Hayatı ve Sanatı, Türkiye Mecmuası, IX. c., 1951, s. 2.<br />
12.)İslâm Ansiklopedisi, 1. c., İstanbul 1950, Milli Eğitim Basımevi, 140, A. Hamdi Tanpınar’ın “Ahmet Hikmet” Maddesi yer almıştır.<br />
Not: Ansiklopedinin, 1. c., s. 183 – 184.<br />
13.)Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, 2. c., İstanbul 1965 – 1966, Türkiyat Yayınevi. Not: Kitabın 2. c. 1, s. 597 – 601. A. Hikmet Müftüoğlu’na ayrılmıştır.<br />
14.)Nihad Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Destanlar Devrinden Zamanımıza Kadar. İstanbul 1947 – 48 Yedigün Neşriyat, 42 s. 40 resimli.<br />
Not: Kitabın 340 – 41 sayfaları arasında A. Hikmet Müftüoğlu maddesi yer almıştır.<br />
15.)Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, Türkoloji Dergisi, 11. c., I. sayı 1965 – 1 – 282 s.<br />
Not: Makalenin 110 – 111 sayfaları arasında A. Hikmet’le ilgili bilgi vardır.<br />
16.)Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, 1920 – 1950, Türkçülük – Ulusçuluk, Irkçılık – Turancılık, s. 53 – 58.<br />
17.)Meşrutiyet Devri Türk Edebiyatı, Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Tuncer, Akademi Kitabevi, İzmir 1994, Türkçülük, s. 7 – 8.<br />
18.)Berna Maran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, A. Hikmet Müftüoğlu’nun Hayatı, Sanatı ve Eserleri.<br />
19.)Büyük Türk Klâsikleri, A. Hikmet Müftüoğlu, s. 10.<br />
20.)Yeni (1899 – 2000) Türk Edebiyatı El Kitabı, Türk Ocaklarında İki Mühim İsim, Ahmet Hikmet, Hamdullah Subhi, Grafiker yay., s. 206 – 207. Editör<br />
Dr. Ramazan Korkmaz<br />
Dr. Hülya Arşınşah<br />
Dr. A. İhsan Kolcu<br />
Dr. Ayşenur Külahlıoğlu İslam<br />
Dr. Cafer Gariper<br />
Dr. Osman Gündüz<br />
Dr. Tarık Özcan, I. Basım Ankara 2004.</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/gonul-hanim-kitap-ozeti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ana kitap özeti (Maksim Gorki)</title>
		<link>http://www.buzlu.org/ana-kitap-ozeti-maksim-gorki/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/ana-kitap-ozeti-maksim-gorki/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Nov 2008 08:10:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>metin0307</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ana]]></category>
		<category><![CDATA[Örgü]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[ilk]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Maksim Gorki]]></category>
		<category><![CDATA[nasıl]]></category>
		<category><![CDATA[Neden]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Takı]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarım ve Hayvancılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=2291</guid>
		<description><![CDATA[a)Konu ve Tema Maksim Gorki’nin bu kitabında ana konu devrimci düşünce ve devrimci mücadele denebilir. Uyandırılmak istenen ana düşünce ise halkın kendi acılarına bakarak, nedenini inceleyerek biraz da cesaretle kendini savunabilecek onu ezenlere baş kaldırabilecek duruma gelebileceğidir. Bu düşünceyi aşılamak içinse bu yolda yoldaşlarıyla mücadele veren bir oğlu olan, kendine bir zarar gelmediği sürece (hatta [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2008/10/ana-maksim-gorki.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-2292" title="ana-maksim-gorki" src="http://www.buzlu.org/images/2008/10/ana-maksim-gorki.jpg" alt="" width="250" height="250" /></a></p>
<p><strong>a)Konu ve Tema</strong><br />
Maksim Gorki’nin bu kitabında ana konu devrimci düşünce ve devrimci mücadele denebilir. Uyandırılmak istenen ana düşünce ise halkın kendi acılarına bakarak, nedenini inceleyerek biraz da cesaretle kendini savunabilecek onu ezenlere baş kaldırabilecek duruma gelebileceğidir. Bu düşünceyi aşılamak içinse bu yolda yoldaşlarıyla mücadele veren bir oğlu olan, kendine bir zarar gelmediği sürece (hatta bazen geldiğinde de) sesini çıkarmayan, hakkını arayamayan bir kadının, oğlunun ve çevresinin etkisiyle insanların acısını algılayan ve onları uyarmaya, uyandırmaya çalışan bir savaşçı haline gelmesi anlatılmaktadır.</p>
<p>&#8220;İnsan, onurlu bir kelimedir,&#8221; diyor Maksim Gorki, yalancı ve pasif bir insanlık adına insana acımak yerine; saygı duymak,onun yaşamı yeniden biçimlendirme yeteneğine inanmak, onu buna yönlendirmek gerektiğini vurguluyor. Gorki&#8217;ye göre insan çevresini değiştirirken kendisi de değişirse, kaderini halkın kaderiyle birleştirir, onların özgürlük ve mutluluk uğruna mücadelesine katılırsa, &#8216;dünyaya yeniden gelir&#8217; ve kelimenin en gerçek anlamıyla insan olur. Dünyanın birçok ülkesinde, milyonlarca insan için başucu kitabı olan ve sosyalizmin temel dayanaklarından biri olan Ana romanında bu tema en güçlü anlatımına kavuşmaktadır.<br />
<span id="more-2291"></span><br />
<strong>b)Mekan ve Çevre</strong><br />
Roman; Rusya’da, içinde bir fabrika barındıran, halkın vaktini çalışarak ve içki içerek geçirdiği bir kasabada başlar. Devamında ise ananın taşınmak zorunda kalmasıyla anaya korkutucu gelen, insanların birbirlerini daha belirgin olarak ezdikleri bir kent ve ağalık düzeninin hakim olduğu, insanların karşı geldikleri için dövüldükleri, yok edildikleri köyler romandaki olayların arka planını oluşturur.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Kişiler arası diyaloglar daha çok ananın veya çevresindeki insanların evlerinde ve bu gibi kapalı mekanlarda geçerken romanın akışını sağlayan tutuklanma gibi temel olaylar genelde gösterilerin yapıldığı açık mekanlarda gerçekleşmektedir.<br />
Not: Romanda yer kavramı açıkça verilmemiştir. Yer ismi olarak sadece Rusya kullanılmıştır.</p>
<p><strong>c)Zaman</strong><br />
Yazar romanda zaman tam olarak belirtmemiştir, ancak olayların 1905 Rus Devrimi zamanında gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Gorki bu romanında da diğer eserlerinde olduğu gibi sadece devrimden öncesini ele almıştır. Zaten Gorki’nin temel amacı devrimden sonra gelecek parlak günleri değil, devrim için nasıl bir ruh haliyle mücadele verilmesi gerektiğini göstermektir. Olayların oluşum süresi de tam olarak belli değildir.</p>
<p>Yalnız romanın akışından bir yada iki yıl kadar bir sürede gerçekleşen olayların anlatıldığını tahmin ediyorum.<br />
Gorki’nin bu romanında 1902 yılı işçi bayramında tutuklanan ve yargılanarak sürgün edilen gençlerin temel oluşturduğunu göz önüne alırsak devrimden sonra hala çok tehlikeli olan ortamda belki de zor durumda kalmamak veya kimseyi zan altında bırakmamak için kesin olarak yer ve zaman belirtmediği düşünülebilir.</p>
<p><strong>d)Olay Örgüsü</strong><br />
“Ana”, olay örgüsü bakımından Gorki’nin en çok eleştirildiği kitaplardan biridir. Bu eserinde Gorki’nin aynı dönemde yazdığı “Foma Gordayev” eserinde olduğu gibi, olaylardan ziyade kendi fikirlerini romandaki bazı karakterlere yükleyerek devrimcilerin nasıl davranmalarını gerektiğini anlatmaya, aşılamaya çalışmış ve gençleri sosyalizme kazandırmayı amaçlamıştır.</p>
<p>Olaylar basit ve sayıca azdır. Nilovna adında bir kadının sürekli içki içip karısını döven, çevresi tarafından fazla sevilmeyen kocasının ölümüyle başlar. Daha sonra Nilovna devrimci oğlu Pavel ve onun arkadaşlarıyla yaşamaya başlar. Oğlu fabrikadaki bir eyleme önderlik eder ve hapse girer. Çıktıktan sonraysa 1 mayıs gösterilerine katılır ve tekrar hapse girer. Uzun süre tutuklu kaldıktan sonra yargılanıp sürülür. Mahkemeden sonra Nilovna da yakalanır ve roman sona erer. Romanın başından itibaren ananın etrafındaki mücadelecilerden bazıları sürülüyor, yakalanıyor veya ölüyordu. Zaten romana olaylar değil diyaloglar ve ananın düşünceleri, yorumları hakimdir.<br />
Not: Romanın olay örgüsü daha detaylı olarak özet bölümünde incelenecektir.</p>
<p><strong>e)Kişi, Karakter ve Tipler<br />
Pelageya Nilovna Vlasova (Ana):</strong><br />
Romandaki ana kişilerden biri ve en önemlisidir. Roman boyunca olaylar ve diyaloglar onun etrafında gerçekleşmekte yazar onun fikirlerine, gözlemlerine birinci veya üçüncü tekil şahıs ağızdan yer vermektedir.<br />
Palegeya bir tiptir ve her tip gibi bazı belirgin özelliklere sahiptir. Bunlardan ona en çok hükmedenler (romanın sonlarında) davaya olan tutkusu, insanlara duyduğu sevgi ve onlardan gelen pozitif ve negatif enerjileri kolaylıkla algılamasıdır.</p>
<p>Bunların hepsinin üstünde ve onun karakterden çok bir tip olmasına neden olan özellik ise oğluna olan inanılmaz sevgisidir. Bu sevgi o kadar yoğundur ki etrafındaki herkesi ve her olayı buna bağlı değerlendirmesini, ne olursa olsun en üste her zaman oğlunu koymasını sağlıyordu. Ancak bu sevgi diğer özellikleriyle bir çatışma halinde değildir, tersine oğlunun da devrim yolunda çalışması nedeniyle onları destekler niteliktedir.</p>
<p>Başlangıçta Pelageya’nın kocası onu sürekli dövüyor, onu kendine hizmet etmesi için zorluyordu. O ise bu durumdan şikayetçi olmakla beraber kaderci bir tavırla hareket ediyor, tüm bunlar ona kendisinin çekmesi gereken acılarmış gibi geliyordu. Bunun ana sebebi çevresindekilerin de buna bir tepki vermemesiydi. Ana bu bölümde bir tipten çok karakter niteliklerine sahiptir.</p>
<p>Kısaca kitabı ananın karakteri bakımından ikiye ayırabiliriz. Birinci kısımda vurdumduymaz bir karakterken ikinci kısımda etrafına duyarlı, zeki ve sevgi ve eylem bakımından daha verici bir tip olur. Onda değişmeyen tek şey oğluna olan sevgisidir. İlginçtir ki bu, değişiminin temelini oluşturur.</p>
<p><strong>Pavel Vlasov</strong><br />
Pavel Vlasov Gorki’nin bu kitapta vurguladığı en önemli tiplerden biridir. Bu tiple, sosyalizm ruhu taşıyan gençlerin içlerinde duydukları istenci akıllı bir gerçekçilikle yontarak devrimcilerin takınması gereken tavrı göstermeye çalışmıştır. Pavel sert görünüşlü düşüncelerini etkileyici bir şekilde aktarabilen, dava uğruna herşeyinden hatta sevgilisi Aleksandra’dan (Saşa, Saşenka) bile vazgeçen bir tiptir. Pavel’in yandaşlarına ve düşmanlarına verdiği cevaplarda gerçekçilik ve mücadele hırsı kolayca anlaşılmaktadır.<br />
Gorki’nin yarattığı olan bu tip, kendine güveni yüksek gururlu kendini ve düşüncelerini karşısındaki ne kadar güçlü olursa ezdirmeyen onlara karşı dimdik ve edalı tavırlarla hareket eden bir kişiliğe sahiptir.</p>
<p>Öyle ki tutuklandığı sırada bile Pavel hiçbir şekilde askerlerin suyuna gitmez, onların acizliklerini, köleliklerini kendi yüzlerine vurur. Düşüncelerinin sağlam ve temelli olması ve buları iyi, etkileyici bir biçimde aktarabilme yeteneği beraberinde liderlik özelliğini de ortaya çıkarıyor. Pavel her girdiği ortamda saygı görür, en yaşlı ve bilgeler bile onu dinler, hapishanede ve dışarıda yandaşlarının istemeden de olsa lideri konumunu alır. Gurur, gerçekçilik ve liderlik Pavel tipini biçimlendiren en önemli özelliklerdir.</p>
<p>Pavel çevresine karşı o kadar ciddi ve gerçekçi bir tavır sergiler ki bazen annesinin şefkatini bile tersler ve onu kırar. Ancak kitabın ortalarına doğru Andrey’in onu uyarmasıyla annesinin değerini daha iyi anlar ve ona karşı daha sevgiyle yaklaşır. Bir bakıma, bu noktada Gorki bu sert, dirençli tipin mayasına şefkati de katarak ideal sosyalistini yaratır.<br />
<strong>Andrey (Sorgucu)</strong><br />
Pavel ve Ana’nın en yakın arkadaşı, yoldaşı olan Andrey romandaki son ana karakterdir. O da ana ve Pavel gibi, bir tiptir. Yine o da mücadeleci, sakin, etrafını iyi gözlemleyen ve akılcı bir kişiliğe sahiptir. Fakat onu Pavel’den ayıran en önemli özelliği gerçekçi olduğu kadar hayalci de olmasıdır. Öyle ki çoğu zaman gelecek güzel günleri düşünerek hayallere dalar ve davasından uzaklaşır. Bir başka önemli özelliği ise şefkat ve sevgisini açık açık gösterme isteğidir Pavel’e göreyse bu ancak mücadelenin sonunda yapılmalıdır. Pavelin bu düşüncesi nedeniyle her ikisi de sevgililerinden ayrı yaşamaktadırlar. Fakat, Andrey tipinin üzüntüsü daha belirgindir.</p>
<p>Bu romanın en ilginç yönlerinden biri diğer romanlarda olduğunun tersine iyi ve ana kişilerin tip olmasıdır. Birçok yazar insanların kötü özelliklerini göstermek ve insanların ana karakterleri daha yakın bulmaları için romanlarındaki kötü kişileri tip halinde, ana kişileri ise karakter halinde verir. Bu romanda ise tam tersine ana karakterler sağlam tipler iken onların yanında ve karşılarındaki kişiler insanların acıma, egoistlik, sevgi, güç arzusu gibi tüm insanlardaki özelliklere sahipler. Bundan ise Gorki’nin “Ana”yı, eleştirmek yerine yönlendirmek üzere yazdığı anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>f)Özet</strong><br />
Nilovna Rusya’nın bir kasabasında yaşayan bir işçi eşidir. Kocası onu evde sürekli kullanıyor ve oldukça sık döverdi. Kasabadaki diğer evlerdeki durum da pek farklı değildir. Kasabada kimse birbirine yakın değildir. Herkes birbirini nedensiz bir kinle izlemektedir. Kocasının ölümüyle Nilovna’nın tek yakını oğlu Pavel kalır. Pavel içki içmeyi dener, içki pek hoşuna gitmez. Sonraları ise kendini sosyalizme verir ve boş zamanlarında bol bol kitap okumaya, arkadaşları ile bazı toplantılara katılmaya başlar. Ana ise endişeli ve biraz da meraklı bir halde onları izlemektedir. Onu en çok endişelendiren onların Hıristiyanlık hakkındaki düşünceleri ve oğlunun yakalanma ihtimalidir. Önce onlarda kalmaya başlamış olan Andrey, sonraysa oğlu tutuklanır.</p>
<p>Oğlunun tutuklanmasındaki en büyük etken oğlunun fabrika müdürüyle yaptığı tartışma ve ortaya çıkan bildirilerdir. Oğlunun hapse girmesinden sonra bir arkadaşının tavsiyesiyle Nilovna fabrikada bir işe girer ve bildirileri içeri sokarak onların devamlılığını sağlar. Bu sıralarda Andrey de hapishaneden çıkar ve Ana’ya gizliden gizliye okuma yazma öğretmeye başlar. Bu sayede Ana’nın Andrey’e duyduğu sevgiyi ve güveni artar. Ayrıca Ana oğlunun kendine hiç söylemediği bazı yanlarını Andrey’den öğrenir. Oğlunun Saşa’yı sevdiğini fakat dava uğruna evlenemediğini öğrenmesi, özellikle bunu başka birinden duyması iyice moralini bozar.</p>
<p>Pavel hapisten çıktıktan sonra da evlerine yapılan baskınlar devam eder. İspiyoncu Isay’ın öldürülmesinden sonra daha da sıklaşır. Fakat herhangi bir tutuklama olmaz. Bu sırada, Pavel ve arkadaşları 1 Mayıs hazırlıklarına devam etmektedirler. Ana, Pavel’in işçi bayramında bayrağı taşıyacağını öğrenir bu ise Pavel’in tutuklanıp kürek yada sürgün cezasına çarptırılacağı anlamına gelmektedir.</p>
<p>Ana daha bilinçli olmasına rağmen, Pavel’in bu inadını saçma bulmaktadır. Ama oğlunu vazgeçiremeyeceğinin farkındadır. 1 Mayıs’ta bildirilerin de etkisiyle herkes sokaklara dökülür ve yürüyüşe geçerler. Askerle karşılaşılınca ise grupta Pavel, Andrey ve birkaç yoldaş kalır. Askerler onları yaka paça yakalayıp hapsederler.<br />
Kendisi için en iyisinin kente gitmek olduğuna karar verilir. Kentte, Nikolay isminde bir gencin yanında kalmaya başlar. Fakat eskisi gibi boş boş evde oturmak değil, fabrikada olduğu gibi dava için, oğlu için bir şeyler yapmak istemektedir. Oğlunun arkadaşı olan Rıbin isimli birinin kasabadayken köylere gidip onları uyaracağı bilinmektedir. Rıbin efendi takımına büyük kin duymaktadır.</p>
<p>Pavel ve Andrey ise devrimin kansız bir şekilde yapılması taraftarıdırlar ve Rıbin’in halkı isyana sürükleyeceğini düşünmektedirler. Pavel ve arkadaşları hem bu kini kıracak hem de insanları, ezenlere karşı uyaracak bildiriler yayınlamayı planlarlar. Ana görevi üzerine alır. Köylere giderek, Rıbin’e kitap ve bildiri taşımaya başlar. Bu sayede dağıtımda Rıbin’den de faydalanmış olurlar. Ana Rıbin’in insanın sinirini bozan sözlerini sevmemekle beraber onun insanların acılarını gördüğünü ve halk için çalıştığının farkındadır.</p>
<p>Bu gezilerden birinde köyde çalıştığı fabrika tarafından adeta kanı emilmiş hasta bir gençle tanışır. Bu gencin anlattıkları henüz kafasında canlandıramadığı sömürülmenin canlı kanıtıdır, artık kendini işine daha fazla vermeye başlar. Bu, Nilovna’nın gördüğü burjuvazi tarafından çürütülmüş ilk kişiydi. Daha sonraları sürekli evlerine gelen bir yoldaşın zatüreye yenik düşmesine, bir başkasının kafasının kılıç kabzasıyla acımasızca ezilmesine şahit olur. Köye gittiği günlerden birindeyse Rıbin’in polislerce acımasızca dövüldüğünü görür. Bu tecrübelerin etkisiyle burjuvazinin gücünün yine halktan geldiğini, halkı halka kırdırarak insanları korkuttuğunu fark eder.</p>
<p>Bu kafasındaki, halkı bilinçlendirmenin bir çözüm olabileceği düşüncesini güçlendirmektedir. Ayrıca bu tür tecrübeler kazanması ve inancının artması, kendine güvenilir ve içten konuşmalar yapabilmesine yardımcı olur. İnsanların kendisini dinlemeye başlaması ve onları etkileyebildiğini görmek Nilovna’nın çok hoşuna gider.</p>
<p>Mahkeme günü gelir. Ana; mahkemeden çok korkmakta savcının ve yargıcın, sorgulayıcı ve aşağılayıcı sorular sorup oğluna hakaret edeceği fikrini bir türlü kafasından atamamaktadır. Mahkeme ananın düşündüğü şekilde gitmez. İlk bölümde savcı yalnızca onları bazı yüzeysel laflar kullanarak suçlar. Ana Oğlu ve arkadaşlarının ise pek korkmadıklarını kolayca anlar. Oğlu Rusya’da büyümekte olan kapitalist düzenden ve insanların sömürülmesini konu alan etkileyici bir konuşma yapar, fakat yargıç tarafından susturulur.</p>
<p>Diğerleri ise mahkemeyi tanımayarak ifade vermeyeceklerini söylerler. Hepsine sürgün cezası verilir. Ana bu karara sevinir. Çünkü ona, oğlunun sürgünün ilk yıllarında kolayca kaçabileceği söylenmiştir. Mahkemeden sonra arkadaşları Pavel’in konuşmasının basılmasına ve dağıtılmasına karar verirler. İtirazlara karşın, Nilovna oğlunun konuşmasının dağıtımını üstlenir.</p>
<p>Köye giderken trende bir hafiyenin peşinde olduğunu fark eder. Hafiyenin üzerine yürümesiyle bağıra bağıra insanların acılarını ve sistemin aşağılık yanlarını anlatmaya başlar. Bir yandan da oğlunun konuşmalarını etrafındaki aç beyinlere dağıtmaktadır. Sonunda kan revan için tekmelerle tokatlarla tutuklanır.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
<strong>g)İleti</strong><br />
Romandaki ana ileti, romandaki tiplerin kişiliklerinde saklıdır. Bunlardan birincisi ve temel olanı ana karakterinde işlenmiştir. Buna göre insanlar seviyeleri ne olursa olsun biraz ilgiyle ve bilinçle kendi durumlarını değerlendirebilen, kendini ve sevdiklerini savunabilen birer vatandaş haline gelebilirler.</p>
<p>Romanda anayı uykusundan uyandıran oğluna ve insanlara karşı duyduğu sevgidir. Gorki’ye göre devrimcilerin insanları bilinçlendirerek kendi yanlarına çekmek için sadece onların ilgilerini çekmeleri ve onların egolarını kendi sevgileriyle törpülemeleri gerekmektedir. Çünkü her insanın içinde bir adalet duygusu vardır, önemli olan onun insana egemen olmasını sağlamaktır.</p>
<p>Romandaki bir diğer ileti ise daha önce belirtildiği üzere Pavel tipinde gizlidir. Buna göre bir devrimci asla boyun eğmemeli, karşısının gücü karşısında zayıflamamalı, tam tersine haklı mücadelesini göğsünü gere gere anlatmalıdır. Gerçekleri en çıplak haliyle algılayıp onları etkileyici bir üslupla halka anlatıp insanları aydınlatmalıdır. Mücadelesindeki ciddi tavır ise şefkat gibi insancıl duygularını asla bastırmamalı kendine sevgi gösterenlere aynı şekilde cevap vermelidir.</p>
<p>Ayrıca Andrey’in açıkça belirttiği gibi birey olarak kimseyi suçlamamalı kullananları, kullanılanları ayırt edebilmelidir. Romandaki iletiler sadece direnenler için değildir. Gorki, para ve güç sahiplerinin sadece malları için yaşadıklarını vurgular. Böyle bir yaşamın bir kısır döngü olduğunu, asla mutluluk getirmeyeceğini ve asıl mutluluğun insana sevmekle, sevilmekle, paylaşmakla geleceğini söyler.</p>
<p><strong>h)Tür</strong><br />
Romanın teması, iletisi ve anlatılış biçimine bakarak bu romanın gerçekçi roman ve toplumcu roman türlerine girdiği söylenebilir. Yazar, romanında toplumun her kesimine daha iyi şartlarda yaşayan bir toplum oluşturma amacıyla sesleniyor.</p>
<p><strong>2.Metnin Biçimine Yönelik İnceleme<br />
a)Dil</strong><br />
Romanın dili üzerine yapılan inceleme okunurken romanın Türkçe’ye çevirisinin incelendiği göz önünde tutulmalıdır. Ayrıca Rusça’daki bazı anlatımlar değerlendirilerek, çevirisindeki aktarım hatalarına da yer verilecektir.</p>
<p>Yazar romanında genel olarak yalın bir dile yer vermiştir. Romandaki ilginç anlatıcı seçimi nedeniyle dilin karmaşıklaşmasına pek izin verilmemiştir. Çünkü roman Ana’nın gözüyle olmasa bile onun düşünceleri çevresinde anlatılmıştır. Diyaloglar karmaşıklaşmaya başladığında “yine Ana’nın anlayamadığı cümleler kullanmaya başladılar” gibi bağlaç cümleler kurularak bu bölümler sonlandırılmıştır.</p>
<p>Bazı yerlerde ise Andrey ve Pavel arasındaki diyaloglar kesilmemiş, okuyucuya aktarılmıştır. Bu gibi kısımlar ise hem içerik hem yapı bakımından oldukça karmaşıktır. Çeviride argo kullanılmamaya dikkat edilmiş özellikle bu tür konuşmalar “ağır bir küfür savurdu” gibi tümcelerle ifade edilmiştir. Bazı bölümlerde, özellikle subayların ve köylülerin konuşmalarında argo ifadeler, çok olmamakla beraber, yer almaktadır.</p>
<p>Çeviride az da olsa anlatım bozuklukları var. Anlatım bozukluklarının temelini ise tamlama uyumsuzlukları ve yanlış kelime kullanımı oluşturmaktadır. Ayrıca çevirirken bazı cümlelerin kelime ve yapı bakımından olmasa da hissettirdikleri bakımından anlatım hataları içermektedir. Bunlardan en önemlisi ise kullanılan “-cik”, “-cık” ekleridir.</p>
<p>Rusça’da konuşanın anlatımına sevgisini katmak, objenin küçüklüğünü vurgulamak veya acıma duygusunu göstermek için kullandığı bu ekler Türkçe’ye çevrildiğinde bazen yerine otururken bazense ( özellikle ciddi konuşmalarda) yüklediği şirinlik anlamı nedeniyle cümlelerin ciddiyetini bozmuş, kullanımını anlamsız bir hale sokmuştur. Örneğin “semavercik” Rusça’da küçük semaver anlamındayken kullanımların çoğunda anlatıma çocukça bir sevinç katmıştır.</p>
<p><strong>b)Anlatım Öğeleri</strong><br />
Romanda olaylar anlatılırken zamana bağlı kalınmış, ileri ve geri atlamalar yapılmamıştır. Bu nedenle anlatımda öykülenmenin kullanıldığı söylenebilir. Yazar detaylara çok önem vermiş ve görünenlerin çoğunu betimlemeye çalışmıştır. Bunu yaparken de Nilovna’nın gözlem yeteneğinden yararlanmış her şeyi onun gözünden fakat üçüncü kişinin ağzından betimlemiştir.</p>
<p>Ancak betimlemelerin ve öykülemenin daha çok arka planda kaldığı söylenebilir. Asıl ağırlık diyaloglar ve Ana’nın bilinç akışındadır. Diyaloglar o kadar yoğundur ki ana neredeyse hiç yalnız bırakılmamıştır. Ana’nın aklından geçenlerse sürekli verilerek bir bakıma olayların yorumlanmasına yardımcı olunmuş romanda okuyucunun unutmuş olabileceği bazı gerçekler hatırlatılmaya çalışılmıştır.</p>
<p>Nilovna hariç karakterlerin anlatılmasında kıyafet, mimik gibi dış görünüşün yanında Ana’nın onlar hakkındaki yorumları ve diyaloglar kullanılmıştır. Bu diyaloglarda karakterlerle ilgili bilgilere konuşanların düşünceleriyle doğrudan ulaşırken, konuşmacıların diğerleri hakkında düşündüklerinin ve diğerleriyle paylaştıkları tecrübelerin anlatılmasıyla dolaylı olarak ulaşabiliriz.</p>
<p>Bu karakterlerin çözümlemelerine neredeyse hiç yer verilmemiştir. Çözümlemeler, sadece “kimse onu sevmezdi” gibi genellemelerde ve romanın başında henüz olaylar ananın etrafında gözlemlenmeden önce kullanılmıştır. Nilovna karakteri anlatılırken ise doğrudan çözümleme yoluna gidilmiş onun tüm düşünceleri açıkça ortaya koyulmuştur. Fakat romanda diyaloglar o kadar yoğundur ki ana çoğu zaman düşüncelerini bir çözümlemeye gerek kalmadan söyler.</p>
<p><strong>c)Anlatıcı</strong><br />
Kitabın başlarında olaylar herhangi bir kişiden bağımsız üçüncü tekil kişi tarafından anlatılmaktadır. Sonraları ise değişim anlatıcı biçiminde değil anlatılan alanın genişliğinde olmuştur. Yazar ilginç olarak olayları bir kişinin gözünden anlatmaktadır, fakat sözünden değil. Yani yalnızca Ana’nın çözümlemelerini sürekli olarak verir, onun etrafında olan olayları diyalogları anlatır, fakat anlatıcı tipi olarak 1. tekil kişi’yi kullanır. Bu sayede kendini onun içine hapsetmez. Olaylara ise genelde sadece Nilovna’nın bakış açısından bakar. Bu sayede ana kahramanı çok iyi bir şekilde anlatırken, başkalarının düşüncelerine yer vermesi gerektiği zaman yöntemini ustaca kullanmaktadır. Bu da ona karakterlerini anlatmakta çok büyük avantajlar sağlar.</p>
<p><strong>d)Tür Kimliği</strong><br />
Yazar eserin roman kimliğinin yanında anlatımı güçlendirmek için diğer türlerin bazı özelliklerini de kullanıyor. Örneğin anılarda olduğu gibi hikaye ve öznel düşünce anlatımı, makalelerdeki ikna etme çabası&#8230;</p>
<p><strong>3.Biçim</strong><br />
Gorki üslup olarak kendi döneminin yazarlarından oldukça farklıdır. Bunun ana sebebi ise Gorki’nin halkı sosyalizm ve efendilerin yaptığı haksızlıklar hakkında bilgilendirmek gibi önemli bir amacı olmasıydı. Diğer yazarlar hayal güçlerine dayanan gerçekçiliği şüpheli romanlar yazıyor, kahramanları bağımsız konuşuyorken Gorki kahramanlarına daha hakim bir biçemle yazıyordu. Gorki’nin çoğu eserinde olduğu gibi Ana’da da konuşmacılar birbirlerinin bildikleri düşüncelerini söylüyor ancak bunu sanki karşısındakine değil okuyucuya anlatırmış gibi konuşuyor.<br />
Gorki son derece basit, sade bir dil kullanmıştır. Bu özelliğiyle birçok sosyalist yazarın önüne geçer ve halka daha kolay bir biçimde seslenir. Bu sebeple, çoğu tarihçi ve sosyoloğa göre Rusya’daki Ekim Devrimi’nin yazı alanında önderliğine yol açar ve bu konuda adı diğer yazarlardan daha sık anılır.</p>
<p><strong>4.Yazar Hakkında</strong><br />
Maksim Gorki, asıl adıyla Aleksey Maksimoviç Peşkov, 1868 yılında Nijni Novgorod’da (şu an Gorki Kenti olarak biliniyor.) doğdu. Rusça’da acı anlamına gelen “Gorki” takma adını doğumundan itibaren tüm yaşamı boyunca katlanmak zorunda olduğu acılarla onlarla savaşarak bütünleştiği için almıştır.</p>
<p>Gorki babasının ölümünden birkaç yıl sonra henüz 10 yaşındayken çalışması için sokağa konmuştur. Bu günlerini anlatan “çocukluğum” ve “ekmeğimi kazanırken” adlı eserlerinde insanların acılarını anlatırken bunlara alışık fakat düzeni değiştirmeye çalışan bir insanın dünyasını yazıya döker. Yazın tekniği açısından da oldukça basittir bu kitaplar çünkü Gorki kendini anlatmaktadır.</p>
<p>Gorki’nin hayatındaki en önemli dönemeç yamak olarak çalıştığı geminin aşçısı aydın bir emekçiydi. Gorki onun yanında hiç durmaksızın Jack London’un Martin Eden’i kadar kitaba, bilgiye aç bir şekilde okumaya başladı. Sonraları Narodizmin gruplarında yer aldı. Yaptığı çalışmalar nedeniyle yirmi yaşında tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra yazdığı kısa öykülerde romantizm ile19.yy’ın gerçekçiliğinin en olumlu geleneklerini birleştirerek yeni bir çizgi yaratmıştır. Toplumsal işleyişin dışladığı insanları konu aldığı bu öykülerde doğallığın ve sıcaklığın görünür bir şekilde kaynaşması dünya edebiyatı için bir yeniliktir. Fakat Gorki’nin bu yıllardaki, bu konulardaki kahramanları daha çok bireysel başkaldırma niteliğindeydi ve genelde trajikti.</p>
<p>Gorki sosyalist gerçekliği iki yüzyılın kesişme noktasında ilk romanları ve oyunlarıyla biçimlendirmeye başladı. Tarihsel bir kesit içinde Rus kapitalizminin gelişim yollarını ve genel kişiliklerini yansıtmaya başladı. Gorki ilk eserlerinden itibaren şöhreti yakalayan ender yazarlardandır. Ona şöhreti getirense ilk hikayesi olan Makar Çudra’dır. Daha sonra yazdığı Ana ve Düşmanlar isimli eserleri sosyalist gerçekçiliğinin klasik romanları haline geldiler.</p>
<p>1917 devriminden sonraysa sosyalist kültürün kuruluşunda önemli rol oynadı. Gorki eserlerine portreleriyle devam etti. Bunların Gorki’nin yaratıcılığında başlı başına bir yeri vardır. Tolstoy’dan Korolenko’ya birçok insanın portresini yazmıştır. Gorki devrimden sonraki Rusya’nın en gözde yazarlarından biriydi. 1936’da edebi yaratıcılığının ve devrimci kavganın zirvesinde öldü.<br />
En önemli eserleri : Eskizler ve Öyküler, Makar Çudra, Üçler, Foma Gordeyev, Dipte, Küçük burjuvalar, Güneş çocukları, Ana, Düşmanlar, Çocukluğum, Benim üniversitelerim.</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/ana-kitap-ozeti-maksim-gorki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İki şehrin hikayesi kitap özeti</title>
		<link>http://www.buzlu.org/iki-sehrin-hikayesi-kitap-ozeti/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/iki-sehrin-hikayesi-kitap-ozeti/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Oct 2008 08:46:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>metin0307</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[nasıl]]></category>
		<category><![CDATA[Neden]]></category>
		<category><![CDATA[resim]]></category>
		<category><![CDATA[saat]]></category>
		<category><![CDATA[silah]]></category>
		<category><![CDATA[İki şehrin hikayesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=2288</guid>
		<description><![CDATA[1775 yılının Kasım ayının dondurucu bir gecesinde eski ve saygı duyulan Tellson bankasının temsilcisi Mr. Jervis Lorry, bir posta arabasıyla Dover şehrine gider. Orada son günler, Londra’dan geri dönmesi için ülkesine çağrılan Lucie Manette adında güzel bir Fransız ile buluşacaktır. Birlikte Paris’e giderler. Manette‘nin babası, Dr. Manette, Defarge’lerin meyhanesinin üstündeki küçük bir tavan arasında gizlenmektedir. [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2008/10/iki-sehrin-hikayesi.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-2289" title="iki-sehrin-hikayesi" src="http://www.buzlu.org/images/2008/10/iki-sehrin-hikayesi.jpg" alt="" width="250" height="250" /></a></p>
<p>1775 yılının Kasım ayının dondurucu bir gecesinde eski ve saygı duyulan Tellson bankasının temsilcisi Mr. Jervis Lorry, bir posta arabasıyla Dover şehrine gider. Orada son günler, Londra’dan geri dönmesi için ülkesine çağrılan Lucie Manette adında güzel bir Fransız ile buluşacaktır. Birlikte Paris’e giderler.</p>
<p>Manette‘nin babası, Dr. Manette, Defarge’lerin meyhanesinin üstündeki küçük bir tavan arasında gizlenmektedir. Dr. Manette Bastille hapishanesindeki bir hücrede tek başına 18 yıl hapis tutulmuştur. Şimdi, ruhsal dengesi bozulduğundan İngiltere’ye mülteci olarak götürülecektir. Lorry ve Luci Manette’nin Paris gezisine Tellson bankasının Jerry Cruncher adında sadık, garip görünüşlü bir hizmetkârı da eşlik eder.</p>
<p>Defarge’lerin meyhanesi, Paris’teki ihtilalcilerin merkezidir. Eski rejimin baş düşmanı olan Defarge’ler tavan arasını Dr.Manette’ye vermişler ve Dr. Manette de hergün geçmişini hatırlamaya çalışmıştır. Bu arada Bn.Defarge ihtilâl geldiği zaman ortadan kaldırılmasını istediği bütün aristokratların adlarını içeren garip bir atkı örmektedir.<br />
Lucie ve Jarvis Lorry’nin yaşlı Dr.Manette’yi Londra’ya getirmelerinden beş sene sonra, John Barsad adındaki bir adamın İngiltere aleyhine casusluk yapmakla itham ettiği Charles Darney adındaki bir Fransızca öğretmeninin yargılanmasında bulunurlar.<br />
<span id="more-2288"></span><br />
Manette’ler beş sene önce Fransa’dan İngiltere’ye dönerlerken Darney’e vapurda rastladıklarını söylerler.Darney’i parlak bir avukat olan, Sydney Carton kurtarır. Carton sanığa o kadar benzer ki diğer avukat Mr. Stryver, sanığı “tanıyanlar”ın ifadelerini alt üst eder.<br />
Yargılanmadan sonra, Darney ve Carton Manette’lerin mütevazi evlerini sık sık ziyaret ederler. Darney’in St.Evemonde’ler denen bencil Fransız aristokratlarının mirasçısı oldukları anlaşılır. Onlarala hiçbir alışverişte bulunmamaya karar veren Darney Londra’da yaşamaya karar vermiştir.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Parlak fakat istikrarsız biri olan Carton, Mr. Stryver’ın davalarının hazırlanmasıyla görevlendirilirse de çok defa sarhoş olduğundan duruşmalarda hazır bulunamaz.Her iki genç de Lucie ‘ye kur yaparlar.Darney’i seçtiği zaman Carton asil bir hareketle Lucie’nin seçtiği bir kimse için hayatını feda etmeye hazır olduğunu söyler.</p>
<p>Darney ve Lucie evlenirler. Fransa’da ihtilâl patlayıp, ihtilâlciler Bastille hapishanesini basarak mahkumları serbest bıraktıkları zaman, küçük kızları altıyaşındadır. Charles Darney’in amcası St.Evrémondé Markisinin kullandığı arabanın küçük bir çocuğu öldürmesi Fransız köylülerini öfkelendirmiştir. Çocuğun babası Markisi mahkemeye getiremeyince, yatağında öldürmüş ve bunun sonucunda da asılmıştır.</p>
<p>Bir gün İngiltere’deki yeni St.Evrémondé Markisine bir mektup gelir. Darney, mektuptan, ailesinin eski hizmetçisinin ihtilâlciler tarafından hapsedilir.Markis’e müdahale ederek kendini kurtarmasını rica eder. Çünkü tutuklandığı zaman Charles’in emirlerini yerine getirmeye çalışarak halka aile namına tazminat vermektedir. Darney, şerefli bir düşünceyle, Fransa’ya giderek bir şeyler yapmaya karar verir.</p>
<p>Böylece, Paris’e Tellson bankasının bu şehirdeki bir işini yönetecek Jarvis Lorry ile birlikte gider. Darney, şehre gelir gelmez tutuklanır. Haber İngiltere ulaşır ulaşmaz, Lucie ve Manette, yardım için Fransa’ya giderler. Bastille zindanında uzun yıllar hapsediln Dr.Manette, bu olayın damadının kurtulmasına yardımcı olacağını düşünür.<br />
Manette’ler Paris’e geldiği zaman terör rejimi tam bir egemenlik kurmuştur. Kana susamış ihtilâlciler, yaşlı doktora saygı gösteriyorlarsa da, Defarge’lerin St.Evrémondé ailesi mensuplarına besledikleri nefret öylesine derindir ki, Darney mahkeme önüne çıkarılmadan önce, bir buçuk yıl hapis yatar.Bütün bu süre zarfında Lucie kocasını göremez.<br />
Darney, sonunda mahkeme önüne çıkarılır.</p>
<p>Bn. Defarge mahkeme salonunun ön sırasında oturur, şeytani atkısını örer ve Darney’in öldürülmesini ister. Charles, St. Evrémondé’lerle hiçbir alışverişi olmadığını söyler ve gerçekte ailenin servetinin yıllarca zarar verdikleri halka geri verilmesini emrettiğini söyler. Halkın saygı duyduğu Dr. Manette adının lehine konuştuğu zaman, mahkemedeki dinleyiciler kendisini alkışlarlar. Darney serbest bırakılır.<br />
Mahkeme kendisini serbest bırakmakla beraber, Darney’in Fransa’dan İngiltere’ye gitmesine izin vermez.</p>
<p>Manette’ler bu zaferi henüz kutlamamışlardı ki, Darney yeniden tutuklanır. Defarge’ler ve kimliği belirtilmeyen esrarengiz bir tanık onu, halk düşmanlığıyla suçlamıştır. Darney, hücresinde teselli edilemez bir durumda kendisini suçlayanın kim olabileceğini, Lucie’nin eski sadık himetçisi Bn.Pross , uzun yıllardır görmediği kayıp kardeşini Paris sokaklarında görür. Bu senelerce önce İngiltere’deki mahkemede Darney aleyhine tanıklık yapan hain John Barsad’dır.</p>
<p>Şimdi, Sydney Carton da Paris’tedir. İhtilâlcilerin bir casusu olarak Barsad’la görüşür. Kendisini, daha önce İngiltere için casusluk yapmış biri diye teşhir edeceği tehtidinde bulunarak, onunla gizli bir antlaşma yapar.</p>
<p>Darney’in yeni mahkemesinde, Mr. Deuarge, St. Evrémonde’ları iğrenç suçlamalarla karalayan bir liste çıkarır. Adam, Dr. Manetta’yı da, Darney aleyhindeki tanıklar arasında gösterir. Bu önemli belge, ihtiyar doktor tarafından Bastille’deki hapis hayatı sırasında yazılmış ve ihtilâlciler burasını ele geçirdikleri zaman Defarge, Dr. Manette’nin hücresinde bulmuştur.</p>
<p>Belgede St. Evrémondé Markisinin dehşet saçan bir suçu nasıl işlediği ve tutuklandığı anlatılmaktadır. Soyluların hukukuna göre Markis Bn. Defarge’in kız kardeşi yoksul bir kızın ırzı geçmiştir.</p>
<p>Kız ölüm döşeğindeyken Dr. Manette Evrémondé ailesini lanetlemektedir.<br />
Uzun yıllar unutulan bu belgenin hakimler üzerinde etkisi olur. Bunu yazdığını reddetmesine ve hakimlerden merhamet dilemesine rağmen, Dr.Marnette’nin sözleri göz önüne alınmaz Darney’in atalarının işlediği suçların cezasını çekmesi kanaatiyle 24 saat içinde giyotinle öldürülmesine karar verilir.Fakat yıllardı kendisini terkeden Sydney Carton, şimdi sevdiği kadının kocası adına hareket etmeye karar verir.</p>
<p>Şantaj yaptığı Barsad’ın yardımıyla, Barney’in hücresine girmeyi başarır. Kendisi ile elveda içkisi içeceğini söyleyerek Barney’in içkisine uyuştutucu madde katar ve onunla elbiselerini değiştirir. Mahkuma çok benzediğinden Carton, Darney’in adına giyotin altına yatacaktır.</p>
<p>Bu arada Bn.Defarge Lucie’nin küçük kızı da dahil bütün aileyi ihbar etmek için Manette’nin evine gider. Bn.Pross Darney’ler Fransa’dan kaçarken onun onları yakalamasını engeller. Bu sırada Bn.Defarge Bn.Pross’la boğuşurken kendi silahıyla kendini öldürür.<br />
Tüm bu olaylar olurken Carton giyotine götürülüyordur. İdam anı gelip giyotin düşmeden önce söylediği söz aynı zamanda kitabında sonu olur:<br />
“Şimdiye kadar yaptığım her işten çok daha iyi bir iş yapıyorum.Şimdiye kadar böyle bir huzura kavuşmamıştım.”</p>
<p><strong>Karakterler Hakkında Bilgi:</strong><br />
Dr.Alexandre Manette: Bir zamanların güçlü parlak doktoru;Bastille zindanında geçirdiği on sekiz sene sonunda hemen hemen yıkılmıştır.<br />
Lucie Manette: Dr. Manette’nin kızı,Darney’in karısı;kocasına ve ailesine bağlı bir kadın.<br />
Charles Darney:St.Evrémondé Markis’ininin ve aristokratların zulmüne karşı cephe alan yeğeni.<br />
Sydney Carton:Kendi kendisini yıkan,fakat parlak bir avukat.<br />
Madam Defarge:Aristokratlardan intikam almaktan başka bir şey düşünmeyen biri.<br />
Bn.Pross:Lucie’nin kaba ve güçlü hizmetçisi ve arkadaşı.</p>
<p><strong>Yazar Hakkında Bilgi:</strong><br />
Charles DİCKENS<br />
1812 yılında Landport’ta doğdu.İngiliz edebiyatının en ünlü yazarlarından biridir.Doklarda çalışan küçük bir memurun oğludur.Çocukluğu sıkıntılar içinde geçti.Babasının hapse girmesi nedeniyle iyi bir öğrenim yapamadı.Küçük yaştan itibaren hayatını kazanmak zorunda kaldı.Bir noterin yanına katip olarak girdi;kendi kendini yetiştirdi.Mizah yanı çok güçlü bir insandı.”Boz” takma adıyla yayınladığı resimli mizah hikayeleri çok beğenildi. Oldukça üretken bir yazar olarak tanımlanır.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Özellikle toplum sorunlarını işledi. Romanda kişiler basit tabakalardan seçilmesine rağmen, davranışları, karakterleri, konuşmaları ile günlük hayatta sık sık rastlanan kişilerdir. Aslında bu kişilerle İngiliz toplumunun düzeltilmesi gereken kurumlarını; sözgelimi borçlu hapishaneleri, fabrikaları, yatılı okullar gibi konuları eleştirmiştir. Bu yönüyle bir sosyal reformcu yazar niteliği göstermektedir.</p>
<p>Bu tutumuyla hükümeti harekete geçirmeyi umut ediyordu. Kendisinden sonra gelen bir çok sanatçıyı etkiledi.1870 yılında öldüğü zaman büyük adamlar için ayrılan Westminster Abbey mezarlığına gömüldü.</p>
<p>Kitabın Adı : İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ<br />
Yazarı : Charles DİCKENS<br />
Basıldığı Yer/Yıl : ALTIN YAYINEVİ/1980</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/iki-sehrin-hikayesi-kitap-ozeti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aydın Sayılı (1913-1993)</title>
		<link>http://www.buzlu.org/aydin-sayili-1913-1993/</link>
		<comments>http://www.buzlu.org/aydin-sayili-1913-1993/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Oct 2008 06:57:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>metin0307</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[abd]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın Sayılı]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Fizik]]></category>
		<category><![CDATA[ilk]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kuş]]></category>
		<category><![CDATA[Matematik]]></category>
		<category><![CDATA[Neden]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[profesör]]></category>
		<category><![CDATA[resim]]></category>
		<category><![CDATA[saat]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[uçak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.buzlu.org/?p=2026</guid>
		<description><![CDATA[Ordinaryüs Prof. Dr. Aydın Sayılı (1913-1993) Türkiye Cumhuriyeti döneminde yetişmiş anıt insanlarımızdan biridir. Onun yaşamı, bilim ve kültür tarihimizde her bakımdan örnek alınmaya değer üstün bir kişiliği yansıtır. Aydın Sayılı, 2 Mayıs 1913 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Abdurrahman Sayılı (1875-1954), annesi Suat Sayılı (1889-1951)’dır. İki ablası vardır: Piraye (Sayılı) Arıcanlı ve Gündüz Sayılı. Aydın Sayılı [...]<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.buzlu.org/images/2008/10/aydin-sayili.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-2027" title="aydin-sayili" src="http://www.buzlu.org/images/2008/10/aydin-sayili.jpg" alt="" width="200" height="240" /></a></p>
<p>Ordinaryüs Prof. Dr. Aydın Sayılı (1913-1993) Türkiye Cumhuriyeti döneminde yetişmiş anıt insanlarımızdan biridir. Onun yaşamı, bilim ve kültür tarihimizde her bakımdan örnek alınmaya değer üstün bir kişiliği yansıtır. Aydın Sayılı, 2 Mayıs 1913 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Abdurrahman Sayılı (1875-1954), annesi Suat Sayılı (1889-1951)’dır. İki ablası vardır: Piraye (Sayılı) Arıcanlı ve Gündüz Sayılı. Aydın Sayılı ilk ve orta eğitiminin büyük kısmını Ankara’da tamamlayıp Ankara Erkek Lisesi’nden (şimdiki adı Atatürk Lisesi) mezun olmuştur.</p>
<p>Mezun olabilmek için 1933 yılında yapılan mezuniyet sınavlarından (bakalorya sınavları) biri olan ve sözlü olarak yapılan Tarih ve Coğrafya sınavını Atatürk’ün de yer aldığı sınav heyeti önünde yapmıştır. 1 saat 20 dakika süren sınavda bütün soruları Atatürk sormuş ve aldığı cevaplardan çok memnun kalmıştır.</p>
<p>Böylece Gazi Mustafa Kemal, sınav çizelgesini, -Aydın’ın notunu Çok eyi diye yazarak- imzaladı. Sayılı, yaşamındaki bu tarihsel unutulmaz olayı “Atatürk’le Bir Sınav Anısı” başlığı altındaki bir yazısının bir bölümünde şöyle anlatıyor:<br />
<span id="more-2026"></span><br />
“Atatürk benim sınavımdan çok memnun kalmış. Bu sebeple Milli Eğitim Bakanına ‘bu öğrenci ile ilgilenin’ şeklinde bir talimat vermiş. O zaman Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey, beni makamında kabul ederek bana sınavdaki başarımdan ve Atatürk’ün takdirini kazanmış olmamdan dolayı bir tebrik mektubu verdi ve yüksek öğrenimine ilişkin bir planının olup olmadığını sordu. Ben kendisine su mühendisi olmak istediğimi söyledim.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
Fakat o bana daha geniş bir kültür tabanı üzerine oturan bir alanı seçmenin daha uydun olacağını söyleyerek, bana tarihçi olmamı önerdi ve bunda biraz ısrar etti. Ben asıl ilgi alanımın fizik olduğunu fakat tarihi de sevdiğimi söyleyerek konu üzerinde biraz düşüneceğimi ve annem ve babamla da konuyu konuşup danışmak ihtiyacını duyduğumu söyledim.</p>
<p>Bu arada Milli Eğitim Bakanlığı bu konuya ciddiyetle eğilmiş ve tarih ile fen konularını bir araya getiren bir alan olarak, benim için bilim tarihinin uygun bir meslek olabileceğini düşünmüş. Mesele bu şekilde bana intikal edince ben de konuyu ciddiyetle zihnimde toparlamaya çalıştım.</p>
<p>Ben Fransızca’dan izlediğim bazı kitaplarımda bilim tarihi ile temasa gelmiştim. A. Cuvillier’in lise son sınıfları ve üniversiteye hazırlık sınıfları için yazdığı Mantık ve Genel Felsefe ile Ahlak adlı kitabının mantık kısmında bilim tarihine ilişkin çok ilginç bahislerle karşılaşmış olduğum gibi, E. Voisin’in liseler için yazılmış üç ciltlik Cours de Physique adlı kitabının bölüm sonlarında verdiği tarihî metinler de beni çok ilgilendirmişti. Bu itibarla, bilim tarihini kendim için çekici bir alan olarak düşünmekte çok güçlük çekmedim.</p>
<p>O yıllarda bilim tarihi konusu önemlice bir kıpırdanma hareketine sahne olmakta idi. Amerika’nın Harvard Üniversitesi’nde bilim tarihi alanı bu sıralarda belirginlik kazanmakta ve bu çalışmaların odağını George Sarton adlı bir profesörün faaliyetleri oluşturmakta idi. Bu faaliyetten bizim o zamanki Milli Eğitim Bakanlığımızın ve yeni kurulmuş olan Türk Tarih Kurumu’nun seçkin mensuplarının da haberi varmış.</p>
<p>Bu itibarla konuyu biraz derinlemesine incelemek de benim için mümkün oldu. Bu arada George Sarton’un çıkarmaya başladığı Introduction to the History of Science (Bilim Tarihine Giriş) adlı kitabın yayınlanmış olan birinci cildini Türk Tarih Kurumu’nun Kütüphanesi’nde gözden geçirme fırsatını da buldum ve bilim tarihini meslek seçtiğim ve yarışma sınavını kazandığım takdirde Sarton’un yanında öğrenimimi sürdürebileceğim de bana söylendi. İşte bütün bunlar, benim bilim tarihini meslek olarak seçmemin yolunu açmış oldu.</p>
<p>Böylelikle, Atatürk’ün sınavıma gelmesi benim hayatımın seyri üzerinde büyük bir etki yapmış oldu. Atatürk hepimizin yaşamına yeni bir yön vermiş bir kişidir. Fakat benimki daha kişisel ve özel türden bir etki oldu. Atatürk sınavı işe karışmış olmasaydı su mühendisi olacaktım. Elbette ki o saha da çok önemli ve yararlı bir mesleği temsil ediyor. Fakat ben bilim tarihini ve üniversite hocalığı mesleğini seçmiş olmaktan çok memnunum. Bunda hiçbir zaman en küçük bir şüphem de olmadı.</p>
<p>Bilim tarihi konusu milli kültürümüzün zenginleşmesi açısından bizim için olağanüstü önemde bir konudur. Kültür dağarcığımızın böyle temel önemde bir kültür ögesi ile beslenip geliştirilmesinin Atatürk ilke ve düşünceleri ile tamamiyle uyumlu ve ahenkli olduğunda hiç şüphe yoktur.</p>
<p>İnsanın en gerçek yol göstericisinin bilim olduğunu ve Türk Milletinin uygarlık ve ilerleme yolunda göstereceği büyük başarılarda kafasında ve elinde tuttuğu meşalenin bilim olduğunu ve olması gerektiğini söyleyen Atatürk, eğitimimizin bilim zihniyeti için zafer yollarını açacak mahiyet ve doğrultularda vurgulanmasına büyük önem vermiş ve bu amaca ulaşılması için belirgin bir özen göstermiştir.</p>
<p>Bu itibarla, son yıllarda felsefe gibi köklü bir disiplin yanında liselerimizin müfredat programlarında bilim tarihine de yer verilmeye başlanmış olmasının çok olumlu ve memnuniyet verici bir gelişme olarak kabul edilmesi gerektiğine bu vesile ile işaret etmeyi yararlı buluyorum.”</p>
<p>Aydın Sayılı, Ankara Erkek Lisesi’ni 1933 yılında Haziran döneminde “pekiyi” dereceyle ve birincilikle bitirdi. Aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekaleti)’nın yurt dışına öğrenci göndermek için açtığı sınavı kazanarak ünlü Harvard Üniversitesi’nde Bilim Tarihi Bölümünde yüksek öğrenimini yapmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderildi. Columbia ve Cornell gibi bazı üniversitelerde yaz öğrenimine de katılarak, 1942 yılında Harvard Üniversitesi’nden doktora derecesi aldı. Tezinin konusu “İslam Dünyasında Bilim Kurumları”dır.</p>
<p>Bu doktora Harvard Üniversitesi’nde ve bilindiği kadarıyla da dünyada bilim tarihi dalında verilen ilk doktora derecesidir. Sayılı’nın Harvard’daki eğitimi, yatay ihtisas alanı olarak İslam Dünyası ve düşey ihtisas alanı olarak da fizik tarihi konularını kapsıyordu.</p>
<p>Aydın Sayılı’nın doktora çalışmasını, adı geçen bölümün başkanı, ünlü bilim tarihçisi Prof. Dr. George Sarton (1884-1956) yönetti. Sayılı, hocası George Sarton’ın dünyada “bilim tarihinin bağımsız bir akademik disiplin olarak resmi bir statüye kavuşmasında büyük rolü olduğunu” vurguluyor. Sarton, Sayılı’nın mesleki formasyonunda çok derin etkiler yaptı. İkisi arasında başlangıçtaki hoca-öğrenci ilişkisi, zamanla iki büyük bilim tarihçisi ilişkisine dönüşerek karşılıklı saygı duygularıyla yaşamlarınca sürdü.</p>
<p>Aydın Sayılı, ABD’de sürekli olarak on yıl kaldı. Ablası Piraye Arıcanlı, “o yıllarda uçak ile gelip gitmek yoktu ve tatillerde sılaya gitmek adeti de yoktu” diyor.</p>
<p>Dr. Aydın Sayılı, 1943 yılında, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Kürsü’ne “İlmi yardımcı” olarak tayin edildi. Askerlik görevi nedeniyle bir süre akademik yaşamına ara verdikten sonra 1946 yılı sonunda adı geçen fakültenin Felsefe Kürsüsü’ne “Bilim Tarihi Doçenti” olarak atandı. 1952 yılında “Bilim Tarihi Profesörlüğü”ne yükseldi ve aynı yıl Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde kurulan Bilim Tarihi Kürsüsü’ne başkan olarak atandı. 1958 yılında Ordinaryüs Profesörlüğe yükseldi. 1974 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü Başkanlığına seçilen Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, bu görevini 1983 yılı başında yaş haddi nedeniyle emekli oluncaya dek kesintisiz sürdürdü. Emekli Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı 1984 yılında kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi’ne başkan olarak atandı. Bu son görevini de tam bir liyakatla yapmaktayken 16 Eylül 1993 tarihinde yaş haddi nedeniyle emekli oldu.</p>
<p>Sayılı, 1947’de Türk Tarih Kurumu’nun tam üyeliğine seçilmiştir. 1957’de Uluslararası Bilim Tarihi Akademisi’nin muhabir üyesi, 1961’de aynı akademinin tam üyesi olmuş ve 1962’de üç yıllık bir dönem için başkanlığını yapmıştır. Türk Kütüphaneciler Derneği’nin şeref üyesi olmuş, Türk tarih Kurumu Ortaçağ Şubesi’nin başkanı olarak da birkaç yıl hizmet etmiştir.</p>
<p>Bilimle uğraşmayı bir yaşam biçimi olarak seçen bu değerli, özverili bilim adamı; son yıllarında böbrek, kalp ve cilt rahatsızlıklarıyla uğraşmak zorunda kalmış, henüz bir aylık olan emeklilik hayatına intibak ediyorken 15 Ekim 1993 Cuma günü öğleden evvel saat 10.30 sularında evinin önündeki sokakta geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti. Cenazesi 18 Ekim 1993 tarihinde Ankara-Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi. Bilim ve kültür dünyamızın bu büyük kayıbı, basınımızda, radyo ve televizyonlarımızda önemine yaraşan biçimde ne yazık ki yansıtılmadı.</p>
<p>Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, ömrünün büyük bölümünü bilim tarihi çalışmalarına bilinçle ayıran, bu uğraşısından derin bir zevk duyan, bilim tarihine ilişkin birçok önemli katkı ile ülkesinde ve uluslararası bilim ortamında haklı bir saygınlık kazanmış bir kişiliktir. O, anadili olan Türkçe dışında İngilizce, Fransızca, Almanca, Farsça ve Arapça dillerini de çok iyi bildiğinden, kaynak yayınları kavramakta ve yorumlamakta üstün bir performans gösterdi. 1952-1953 ve 1956-1957 akademik yılları içinde Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin ve Ford Vakfı’nın verdikleri burslarla, ABD’nin en zengin kitaplıklarında iki yıla yakın süre araştırmalar yaptı. Sayılı’nın bu olanağı en verimli biçimde değerlendirmesinde, altı dildeki derin vukufunun etkisi büyüktür.</p>
<p>Aydın Sayılı’nın Türkçe ve yabancı dillerdeki çok sayıda bilimsel yayını (kitap, makale, bildiri) bilim tarihi dalında kendisine uluslararası ün ve saygınlık kazandırmıştı. Nitekim Harvard Üniversitesi’ne, State University of New York’a ve Beyrut Amerikan Üniversitesi’ne bilim tarihi dersi vermek üzere davetler aldı ise de, Ankara’daki görev ve sorumlulukları nedeniyle bunları kabul etmeyi uygun bulmadı. Kişiliği ve etkinlikleri ile yalnız ülkemizde değil, çağdaş ileri ülkelerde de kalıcı bir saygınlığı hak etmişti. Nitekim çeşitli tarihlerde birçok kez ödüllendirildi.</p>
<p>Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı’nın konuşma ve yazıları zengin bir kültür birikimini açık bir surette yansıtmaktadır. Metafizik görüşlerden ve dogmalardan ziyade, özellikle bilim tarihine dayanan düşüncelere ilgi duyardı. Gerçekçi ve sistematik düşünce, belirgin bir niteliği idi. Bu nitelikteki soruları da daima iyi karşılardı. Muhatabını, şekilde nazik, esasta sağlam bir düşünce yapısıyla yanıtlardı.</p>
<p>Yanıtları daima sistematik, tutarlı ve doyurucu idi. Araştırmalarında olabildiğince ilk kaynaklara ulaşmaya, önyargısız ve nesnel (objektif) davranmaya sürekli özen gösterirdi. Ele aldığı konuya üstünkörü değil, aksine olarak derinlemesine incelemek, dar zamana sıkıştırmamak, düşüncelerini iyi kristalize ederek kaleme almak, onun dikkati çeken özellikleridir. Yapıtları titiz bir çalışmanın ürünü olduklarından, sonraki basımlarında sözcük değişikliği bile yapmamayı adeta ilkeleştirmişti. Bilim etiği (ahlakı), onun düşüncelerinde ve davranışlarında saygın bir konumdaydı.</p>
<p>Aydın Sayılı, sadece bilgin olarak değil, aynı zamanda düşünür ve bilge nitelikleri ile de seçkin bir kişiliğe sahiptir.</p>
<p>Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, bilim tarihi araştırmalarını kesintisiz sürdürürken yükseköğretimimizde bilim tarihini, bağımsız bir akademik kürsü biçiminde resmi bir duruma kavuşturup yerleştirmekte öncü hizmetleri gerçekleştirdiği gibi, bilim tarihçilerimizi yetiştirmekte de yıllarca süren özverili bir emek verdi. Nitekim tanınmış bilim tarihçimiz Prof. Dr. Sevim Tekeli (d. 1924), hocası Sayılı’yı, “üstün bir bilim adamı, değerli bir öğretmen, bir bilge” olarak niteliyor ve emekli olan Sayılı’ya şöyle sesleniyor:<br />
“Sayın hocam, Türkiye’de, Fakültemizde, ilk Bilim Tarihi Kürsüsünü kurduğunuz ve yürekten inandığınız Türklerin, yüzyıllar boyu bilime yapmış oldukları büyük katkıları ortaya çıkarma araştırmalarında yeni bir çığır açtınız. (&#8230;) Uygarlığın temel öğelerinden biri, daha doğrusu, insanın en üstün başarısı bilimsel çalışmalarda yansır. Çok parlak olan Türk tarihinin bu en önemli yönünü, Dünya Bilim Tarihçilerinin övgü ile söz ettiklerine defalarca tanık olduğum, pek çok örneklerle sergilediniz ve aydınlattınız (&#8230;). Sayın Hocam, görev bilinciniz, derslerinizdeki ciddiyetiniz, bir öğretmen olarak zamanınızı ve bilginizi öğrencilerinize aktarmaktaki özveriniz her türlü övgünün üstündedir. Bilimsel araştırmada kılı kırk yararcasına göstermiş olduğunuz titizlik, olanı olduğu gibi sergilemekteki objektifliğiniz hepimize örnek olmuştur. Bilim Tarihine yapmış olduğunuz katkılarınız Dünya’da olduğu kadar Türkiye’mizde de takdirle karşılanmıştır ve karşılanacaktır.”</p>
<p>Tıp tarihçimiz Prof. Dr. Aykut Kazancıgil ise Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı’nın mesleki alandaki hizmetinin üç temel özelliğini şöyle belirtmektedir:<br />
“1. Sayılı, memleketimizde Bilin Tarihini meslek olarak seçen ve bu konuda doktora yapan ilk kişidir.<br />
2. Uzun yıllar Ankara Üniversitesi, Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmış, bilim tarihi dalında geniş bir kadro yetiştirmiştir.<br />
3. Yayınları ile Türk Bilim Tarihini dünyaya tanıtmıştır”.<br />
<!--adsense#336x280kareicerik--><br />
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bilim Tarihi Bölüm Başkanlığı, İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi Genel Direktörlüğü yapmış, Türk Bilim Tarihi Kurumu kurucu başkanı ve 28.12.2004’ten itibaren İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri olan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ise Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı’yı, “Türk Bilim Tarihinin öncü ve değerli ismi Aydın Sayılı Hocamız” diyerek anıyor. Prof. Dr. İhsanoğlu, Türkiye’de bilim tarihi çalışmalarının, temelde Aydın Sayılı etkenine bağlı olarak, üç merhalede incelemenin doğru olabileceğini ifade ediyor: Aydın Sayılı öncesi çalışmalar, Sayılı dönemi ve Sayılı sonrası dönem. İhsanoğlu, akademik hayatımızda “Aydın Sayılı Ekolü”nün kurulmuş olmasının önemini de belirtmektedir.</p>
<p>Aydın Sayılı, laik ve demokratik Cumhuriyetimizde, ülkemize hizmet etmekten onur duyan bir vatandaşımızdı.</p>
<p>Atatürk gerçeğini, Atatürkçülüğün özünü, Aydınlanma Hareketimizi, en doğru biçimde kavramış ve anlatmış insanlarımızdan biri Aydın Sayılı’dır. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” özdeyişini, başlık olarak da kullandığı bir kitabında tam bir yetki ile yorumladı. Birinci baskısı 1948 yılında yapılan bu kitap, bilimi bütün boyutları ile inceleyen Türkçe yayınların en önemlilerinden biri olma niteliğini korumaktadır. Bu konuya verdiği önemi ve emeği yansıtan birçok esere imzasını atmıştır.</p>
<p>Aydın Sayılı’yı Atatürk’e bağlayan düşünsel temel öğeler, Türk ulusuna ve Türkiye’ye tükenmez sevgisi ile bilime ve akla sarsılmaz güvenidir. O, Türkiye’ye ve ulusuna olan sevgisini eylemiyle kanıtladı.</p>
<p>Sayılı, Atatürk’ün manevi mirasçılarından biriydi.</p>
<p>Sayılı, yukarıda adı geçen eserinde şöyle diyordu: “Bilim uygar dünyanın belkemiğidir ve uygarlıkta en çok ilerleyen toplumlar bilime en çok bel bağlayanlar olacaktır”. “İnsan kafası doğanın bildiği en gür, en doğurucu ve en verimli enerji kaynağıdır. Gerçekten insanda harcanan zihinsel enerji ile elde edilen sonuçlar birbirleri ile kıyas kabul etmeyecek derecede farklı olabilmektedir. Kafası sayesinde insan çok çeşitli ve engin başarılar göstermiştir. Bunların en göze çarpanı ve en göz kamaştıranı de kuşkusuz ki bilimdir.</p>
<p>Sayılı’nın Atatürk’ün huzurundaki olağanüstü başarısı, aslında akıl yeteneğinin kanıtlanmasının bir örneğidir. Atatürk onun akıl gücünü takdir ederek, bilime yönelik gelişimi için olanak sağlanmasında etkili oldu. O da bu olanağı tam değerlendirdi ve başarısını Ülkesine ve bilim dünyasına yansıttı.</p>
<p>Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı’nın seçkin bir niteliği de, Doğu ve Batı dillerine vukufu, kavrayışı güçlendikçe, anadiline yani Türkçeye de giderek artan bir ilgi göstermiş ve bilinçli bir emeği sürekli vermiş olmasıdır. Bunun en belirgin kanıtı, editörü olduğu “Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe” isimli yayındaki aynı adlı makalesidir. Bu kapsamlı ve çok önemli yayında, Türkçe’nin gelişimini açıklayan Sayılı, Batı ve Doğu dillerinin çok sayıda sözcüklerine Türkçe karşılıklar da önerdi. Onun bu saygıdeğer emeği, dilimize hizmet edecekler için gelecekte de büyük değerde olacaktır. Bir yabancı terimin Türkçe karşılığının bulunmasında, Türkçeyi ve o yabancı dili çok iyi bilmek yetmemekte, aynı zamanda ilgili konuyu yeterli düzeyde bilmek de gerekmektedir.</p>
<p>Aydın Sayılı, kişiliğinde bu niteliklerin tümünü eksiksiz biçimde toplamış bir akademisyendi. O, karşılıkları hiç bulunmamış yabancı sözcüklere ve anlam karışıklıklarına yol açabilen terimlerimize Türkçe yeni karşılıklar bulup, bunların açıklamalarını yaptı. Matematik, fizik, felsefe gibi değişik bilgi dallarını ilgilendiren bu çalışmasında, eşanlamlı, yakın anlamlı Türkçe sözcükler türeterek, dilimizi zenginleştirmede önemli bir kültürel etkinlikte bulundu.</p>
<p>Aydın Sayılı, müziğe ve güzel sanatlara duyarlı bir insan olarak, keman ve resim sanatıyla amatörce çalışmalar yaptı. Resim sanatında kuru kalem tekniğini sevmiş ve başarılı çalışmalar ortaya koymuştu.</p>
<p><strong>Aldığı Ödüller ve Onur Üyelikleri;</strong><br />
1- 1973 Yılında Nikola Kopernik’in doğumunun beşyüzüncü yıldönümü vesilesiyle Türkçe (Kopernik ve Anıtsal Yapıtı, 1973) ve İngilizce (Copernicus and his Monumental Work, 1973) iki yayınından dolayı Polonya Hükümeti tarafından Kopernik Madalyası verildi.<br />
2- Türkiye Bilimsel ve teknik Araştırmalar Kurumu (TÜBİTAK) 1977 Hizmet Ödülü verildi.<br />
3- 1981 Yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü’nün Onur Beratı verildi.<br />
4- 1989 Yılında Die Deutsche Morgenlandische Gesselschaft (Alman Doğubilimciler Derneği) Onur Üyeliğine seçildi.<br />
5- 1989 Yılında Türk Kütüphaneciler Derneği Onur Üyeliğine seçildi.<br />
6- 1990 Yılında Ankara-Atatürk Lisesi Eğitim Vakfı Onur Kurulu Üyeliğine seçildi.<br />
7- UNESCO Paris Merkezi’nin hazırlattığı “Orta Asya Uygarlıkları Tarihi” isimli dizinin hazırlanmasında görevli Uluslararası Editörler Komitesi’ne seçilen Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı’ya, -kendi uzmanlık alanıyla çok ilişkili olan ciltlerini tamamlaması nedeniyle-, UNESCO Genel Merkezi tarafından 1990 yılında Pandit Nahru Ödülü verildi.<br />
8- Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) 1993 Hizmet Şeref Ödülü verildi.</p>
<p>Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı’nın yayınları, nitelik ve nicelik bakımından olağanüstü bir çalışmayı yansıtan ürünlerdir. Yayınları, Türkçe, İngilizce, Arapça ve Farsça dillerinde olup; kitap, bildiri, araştırma yazıları ve makalelerden oluşmaktadır. Biz burada çok üretken olan Sayılı’nın sadece telif ve editörü olduğu kitaplarının künyelerini vermekle yetineceğiz.<br />
<strong><br />
Telif kitapları</strong><br />
1. Copernicus and His Monumental Work.—Ankara: Turkish Historical Society, 1973.<br />
2. Abdülhamid İbn Türk’ün Katışış Denklerde Mantıkî Zaruretler Adlı Yazısı ve Zamanın Cebri (Logical Necessities in Mixed Equations by Abd Al Hamid Ibn Turk and the Algebra of his Time).—2. bs.—Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu, 1985. (1. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1962)<br />
3. Ortaçağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin Yeri.&#8211; Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, 1985.<br />
4. The Observatory in Islam.—2nd ed.—Ankara: Turkish Historical Society, 1988. (1. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1960)<br />
5. Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir.—3. bs.—Ankara: Kültür Bakanlığı, 1990. (1. bs.—Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı, 1948.), (2. bs.—Ankara: Gündoğan, 1989).<br />
6. Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp.—3. bs.&#8211; Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, 1991. (1. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1966), (2. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1982)<br />
7. Uluğ Bey ve Senerkand’daki İlmi Faaliyeti Hakkında Gıyaseddin-i Kaşi’nin Mektubu.—3. bs.&#8211; Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, 1991. (1. bs.&#8211; Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1960), (2. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1985)<br />
8. Türkler ve Bilimler.—İstanbul: Basın Yayın Genel Müdürlüğü, 1976 (Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Arapça yayınlanmıştır)<br />
<strong><br />
Editörü olduğu kitaplar</strong><br />
1. Ebû Nasr’i Farabî’nin Halâ Üzerine Makalesi = Farabî’s Article on Vacuum.—Ankara: Türk tarih Kurumu, 1951 (Prof. Dr. Necati Lugal ile birlikte yazılmıştır), (Arapça metin, Türkçe ve İngilizce tercüme), (2. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1985)<br />
2. Nikola Kopernik (1473-1973).—Ankara: UNESCO Türkiye Milli Komisyonu, 1973.<br />
3. Bilim, Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe.—Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1978 (2. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1994), (3. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2001)<br />
4. Beyrunî’ye Armağan.—Ankara: Türk tarih Kurumu, 1978.<br />
5. İbn Sinâ, Doğumunun Bininci Yılı Armağanı.—Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1984.</p>
<p><strong>YARARLANILAN KAYNAKLAR</strong></p>
<p>Uğurlu, Mehmet Cemil: “Büyük Bir Bilim Tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı”, Erdem Dergisi, c. 9, No. 26 (1996), s. 453-481.</p>
<p>Sayılı, Aydın; çev. Melek Dosay: “Profesör Aydın Sayılı’nın Kısa Biyografisi ve Bilimsel Faaliyetleri”, OTAM : Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, s. 5 (1994), s. 575-595.<br />
Sedat Aksoy Kütüphaneci<br />
İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi</p>
<p><a href="http://www.buzlu.org">buzlu.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.buzlu.org/aydin-sayili-1913-1993/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
